TARİHTEN GÜNÜMÜZE ERMENİ MESELESİ

TARİHTEN GÜNÜMÜZE ERMENİ MESELESİ


A)Ermeniler Hakkında Genel Bilgi




Anadolu’nun Türkler tarafından fethinden sonra burada yaÅŸayan Ermeniler için yepyeni bir dönem açılmıştır. Hıristiyan alemi Ortaçağın karanlığı ile boÄŸuÅŸurken, İslam dünyası insani deÄŸerlerin güzelliklerini yaÅŸamakta, hakimiyeti altındaki insanlarda , bu hoÅŸgörü ortamından en üst seviyede yararlanmaktadırlar. Böyle bir dönemde Türklerle tanışan Ermeniler Anadolu’da Selçuklu idaresinde ve 19. yüzyılın ikinci yarısının sonlarına kadar da Osmanlı idaresinde huzur ve güven içinde varlıklarını, dil, din ve kültürlerini sürdürmüÅŸlerdir. İstanbul’un Fatih Mehmet Sultan tarafından fethinden sonra Bursa’dan, İstanbul’a getirilip yerleÅŸtirilen Ermeniler Bizans idaresinde sahip olmadıkları dini hürriyetlerine kavuÅŸmuÅŸlardır. Ermeniler diÄŸer azınlıklardan daha fazla Türklerle kaynaÅŸip, anlaÅŸarak Osmanlı Devletinin güvenini kazanmışlardır. Tarım, ticaret, kuyumculuk gibi iÅŸlerle uÄŸraÅŸip zenginleÅŸen Ermeniler, Türklerden daha rahat bir hayat sürmüÅŸlerdir.1856’dan sonra yüksek devlet memurluklarına ve elçiliklere atanan Ermeniler, milletvekili ve hatta bakan bile olmuÅŸlardır. Osmanlı Devleti de Ermenileri, devlete baÄŸlı unsurlar olarak görmüÅŸ ve Ermeniler devlet yöneticilerince Millet-i Sadıka (Sadık Millet) olarak isimlendirilmiÅŸlerdir. Nitekim Osmanlı Devleti egemenliÄŸinde yaÅŸayan diÄŸer Hıristiyan unsurlar hep ayrılıkçı hareketlere giriÅŸtikleri halde, Ermeniler bu doÄŸrultuda en son harekete geçen etnik unsur olmuÅŸlardır.



B)I. Dünya SavaÅŸi Öncesi Ermeni Meselesi

Balkanlarda Osmanlı Devletine baÄŸlı çesitli etnik unsurların ayrılıkçı faaliyetleri, milliyetçilik ruhu Ermenileri de etkilemiÅŸtir. Ancak devlet tarafından kendilerine Millet-i Sadıka denilen bu etnik unsurun Osmanlı devletine karÅŸi isyan noktasına gelmesinde Rus ve İngiliz kışkırtmalarının rolü büyüktür.18. yüzyılın baÅŸlarından itibaren sıcak denizlere inme politikasını benimseyen Rusya, bir türlü politikasını gerçekleÅŸtirememiÅŸtir. Bu da Rusya’yı sıcak denizlere inme politikasını gerçekleÅŸtirmede Ermenileri bir araç olarak kullanmaya itmiÅŸtir. DoÄŸu Anadolu’da Rusya kontrolünde kurulacak bir Ermeni Devleti, Rusların doÄŸu Akdeniz’e ve Basra Körfezine inmelerini saÄŸlayabilirdi. Bu noktadan hareketle Rusya, Balkanlar’da Osmanlı tebaası olarak yaÅŸayan Slav kökenli unsurları kışkırtarak, Osmanlı’ya karÅŸi batıda oluÅŸturduÄŸu baskıyı, doÄŸuda da Ermenileri kullanarak oluÅŸturmayı düÅŸünmüÅŸtür. Rusya’nın bu çabalari boÅŸa gitmemiÅŸ, Rusların etkisinde kalan Ermeniler 1862’de Zeytun’da 1863’de de Van’da ilk ayaklanma giriÅŸiminde bulunmuÅŸlardır. 1860’dan itibaren hızla örgütlenmeye baÅŸlayan Ermenilerin teÅŸkilatlanmasında din adamlarının rolü büyük olmuÅŸtur.

Balkanlardaki ve DoÄŸu Anadolu’daki faaliyetlerinin semerisini kısa bir süre sonra gören Ruslar; Osmanlı Devletine karÅŸi yöneltecekleri bir saldırıda Balkanlardaki Slav kökenli unsurların ve Kafkasya’daki Ermenilerin desteÄŸini elde etmiÅŸlerdir. Tabi bu hizmetler karÅŸilığında Rusya, DoÄŸu Anadolu’da yaÅŸayan Ermenilere muhtariyet verilmesini saÄŸlayacaktır. Bu plan 1977-88 Osmanlı-Rus SavaÅŸi’nda uygulanmıştır. Bu savaÅŸta Osmanlı kuvvetleri yenilince, Ruslar batıda İstanbul önlerine, DoÄŸuda da Erzurum’a kadar ilerlemiÅŸle, Ermeni PatriÄŸi aracılığı ile “ya DoÄŸu Anadolu’da bağımsız bir Ermenistan kurulmasını, ya da bu bölgenin Rus kontrolüne alınmasını” istemiÅŸlerdir. SavaÅŸtan sonra Osmanlı Devleti ile Rusya arasında imzalanan Ayastefanos AntlaÅŸması’nın 16. Maddesi ile Osmanlı Devleti Ermeniler lehinde yenilikler yapacak, Rusya’da bu düzenlemelerin güvencesi olacaktır. Bu antlaÅŸmanın uygulanması halinde Rusların güneye inme imkanı bulacağını anlayan İngilizler, Ayastefanoas AntlaÅŸmasını Berlin AntlaÅŸması ile deÄŸiÅŸtirerek, Rusya’nın güneye inmesini olduÄŸunca önlemek istemiÅŸlerdir. Berlin AntlaÅŸması yalnız Ermeniler lehinde yenilikler yapılmasını öngörmektedir. Bu durum muhtariyet bekleyen Ermenileri hayal kırıklığına uÄŸratmıştır. Ancak Ermeniler muhtariyet kararını çikartamamis olsalar da, kendilerine ÅŸimdi İngiltere gibi yeni ve güçlü bir koruyucu bulmuÅŸlardır.

1877-78 Osmanlı-Rus SavaÅŸi’na kadar bölgede zayıf bir Osmanlı Devleti’nin varlığından yana bir politika izleyen İngilizler, bu savaÅŸtan sonra politikalarını deÄŸiÅŸtirerek, Osmanlı Devleti’ni yıkma politikalarını uygulamaya koymuÅŸlardır. DoÄŸu Anadolu’da İngiltere’nin himayesinde oluÅŸturulacak bir Ermeni Devleti, Bu İngiliz politikasının gerçekleÅŸmesinde faydalı olabilecektir.

Berlin AntlaÅŸması ile umduklarını bulamayan Ermenilerin, 1870 ve 1880’li yıllarda teÅŸkilatlanma ve ayaklanmalarında artış görülmüÅŸtür. Çünkü II. Abdülhamit’in Berlin Konferansının Ermenilerle ilgili kararını yürürlüÄŸe koymaması, Ermenileri amaca ulaÅŸmak için tek yolun ÅŸiddet kullanılması olduÄŸu anlayışına yöneltmiÅŸtir. Bu nedenle de 1877-78 tüm dünya tarihçilerinde Osmanlı Devleti’nde bir Ermeni meselesi çikisi açısından dönüm noktası sayılmaktadır. Ermeni terör hareketlerini organize eden Hınçak ve TaÅŸnak Komitelerinin kurulması da bu tarihten sonra gerçekleÅŸmiÅŸtir. TaÅŸnak komitesinin 1892 yılındaki toplantısında Türkiye’deki Ermenilerin silahlandırılması, Türk devlet adamlarına karÅŸi suikastlar planlanması ve büyük bir silahlı ayaklanma için hazırlık yapılması kararı alınmıştır. Ermenilerin bu karar doÄŸrultusundaki çalismalari Osmanlı hükümeti tarafından yakından takip edilmiÅŸ, olayların büyümeden engellenmesine çalisilmistir. Ancak Osmanlı Devleti’nin bu tutumu Avrupa’da ve Rusya’da hoÅŸ karÅŸilanmamış, hükümetin aldığı kararları bir soykırım gibi algılamak isteyen İngiltere, Rusya ve Fransa 1895’te Osmanlı Devletine bir nota vererek, Berlin AntlaÅŸmasında söz konusu olan Ermenilerle ilgili düzenlemelerin gerçekleÅŸtirilmesini istemiÅŸlerdir. Osmanlı Devleti’nin bu notayı, iç iÅŸlerine müdahale olarak deÄŸerlendirip, ciddiye almamasıyla Ermeni komitalarının isyanları yeniden hız kazanmıştır. İkinci Sason İsyanı, II. Abdülhamit’e yönelik Yıldız suikasti bu dönemde gerçekleÅŸtirilmiÅŸ Ermeni terör olaylarıdır.



II. MeÅŸrutiyet’in ilanından sonra yönetimde etkili olan İttihatçılar, Ermeniler lehine ılımlı bir tutum sergilemeye baÅŸlamışlar, hürriyetin her sorunu çözecegine inanmışlardır. Ancak Ermeniler hürriyetin saÄŸladığı ortamdan da yararlanarak, kendi ayrılıkçı emellerini gerçekleÅŸtirme doÄŸrultusunda çalismaya devam etmiÅŸlerdir. Nitekim 1909 Adana isyanı, Müslümanlarla, Ermeniler arasında karÅŸilıklı çatismaya dönüÅŸmüÅŸ ve çok sayıda Ermeni bu olaylarda hayatını kaybetmiÅŸtir. Olaylar batıya abartılı olarak ve Türkler aleyhinde intikal ettirilmiÅŸtir. Avrupalıların müdahalesinden korkan İttihatçılar, batılıları tatmin etmek için soruÅŸturma baÅŸlatıp, Ermenileri deÄŸil de, Ermeniler karÅŸisında kendilerini savunan Türkleri bulup cezalandırma yoluna gitmiÅŸlerdir. Bu suretle II. Abdülhamit devrinde nispeten kontrol altına alınıp, geri plana itilmiÅŸ Ermeni meselesi yeniden alevlendirilmiÅŸtir. Ermeni komitaları bu tarihten itibaren yurt dışındaki faaliyetlerini de yoÄŸunlaÅŸtırmıştır. Ermeniler, I. Dünya SavaÅŸi’nın baÅŸladığı sırada Osmanlı Devletine karÅŸi yine iki yüzlü tutumlarını sürdürmektedirler. Patrikhane ve Ermeni komitaları, Osmanlı Devleti’nin İtilaf Devletlerine karÅŸi I. Dünya SavaÅŸina girmesi halinde, hükümete sadık kalma kararı almışlardır. Aldıkları bu kararla hükümete güven verirken, kendi amaçları doÄŸrultusunda doÄŸacak muhtemel bir fırsatı da, en iyi ÅŸekilde deÄŸerlendirmek üzere bütün hazırlıklarını tamamlamaya çalismislardir. Osmanlı Devleti seferberlik ilan ettiÄŸinde hemen harekete geçen Ermeni komiteleri, bütün ÅŸubelerine ÅŸu direktifi vermiÅŸlerdir: “Türk ordusu ile Rus ordusu arasında savaÅŸ baÅŸladığında silahlı Ermeni çeteleri cephe gerisinde harekete geçerek, Türk ordusunu iki ateÅŸ arasında bırakacaktır. Türk ordusunda silah altında olan Ermeni asıllı askerlerin kaçabilenleri, silahlarıyla birlikte çetelere katılacaklar, kaçmayı baÅŸaramayanlar ise İtilaf Devletleri lehinde casusluk yapacaklardır”. İşte Osmanlı Devleti’nin I. Dünya SavaÅŸi’na katılmasından sonra içerideki Ermeniler, alınan bu karar doÄŸrultusunda İtilaf Devletleri lehine casusluk yapıp, onlardan aldıkları emir doÄŸrultusunda hareket ederlerken, Osmanlı sınırları dışındaki Ermenilerde İtilaf devletleri tarafından silahlandırıldıktan sonra intikam alayları kurarak, Kafkasya ve İran sınırında toplanmaya baÅŸlamışlardır.


C)I. Dünya SavaÅŸi Sırasında Ermeni Meselesi-Tehcir




1915’te DoÄŸu cephesinde artan Ermeni olayları yüzünden, Osmanlı Devleti’nin Rusya ile cephedeki savaÅŸi sürdürmesi hemen hemen imkansızlaÅŸmıştır. Osmanlı Devleti’nin patrikhaneyi uyararak olayları sona erdirmeleri, aksi takdirde etkin tedbirler alınmak zorundan kalınacağı uyarısı da sonuç vermemiÅŸtir. Uyarıların dikkate alınmadığını gören Osmanlı yönetimi komite merkezlerini kapatıp, çeteleri dağıtmaya çalismistir. Ancak olaylar hiçbir biçimde önlenememistir. Bunun üzerine iktidardaki Talat PaÅŸa Hükümeti 14 Mayıs 1915’te Ermenileri savaÅŸ ortamından uzaklaÅŸtırmak için “Tehcir Kanunu” çikartmistir. Bu kanunla hükümet emirlerine ülke savunmasına ve güvenliÄŸin saÄŸlanmasına karÅŸi hareket edenlerin, diÄŸer önlemlerle durdurulamaması halinde fert fert veya toplu biçimde zorunlu olarak baÅŸka bölgelere göçe tabi tutulması uygun görülmüÅŸtür. Kanunla bölgedeki komutanlara büyük yetkiler tanınmıştır.



Tehcir Kanunu baÅŸlangıçta sadece DoÄŸu Anadolu Bölgesindeki Ermeniler için çikarilmistir. Ancak 1915’te Çanakkale SavaÅŸları sırasında İngiliz ve Fransız donanmalarının Çanakkale önlerine geldikleri sıralarda ve gerekse aynı tarihlerde Sinop’un Ruslar tarafından bombalanması sırasında Ermenilerin yurt genelinde yaptıkları taÅŸkınlıklar, sorunun sadece DoÄŸu Anadolu’ya has bir sorun olmadığını göstermiÅŸ ve tehcirin yurt genelinde uygulanmasına karar verilmiÅŸtir. Yerlerinden alınarak, en yakın demiryolu istasyonuna kadar taÅŸinan Ermeniler, buradan trenlere bindirilerek Suriye ya da Kafkasya’da ki savaÅŸ alanı dışındaki Osmanlı topraklarına götürülüp, yerleÅŸtirilmiÅŸlerdir. Alınan bütün tedbirlere raÄŸmen, bu zorunlu göç sırasında istenmeyen sorunlar yaÅŸanmıştır. Türklere karÅŸi silahlanmış ve daÄŸa çikmis Ermeni çeteleri göçü engellemek için , göç konvoylarına saldırmışlar, konvoydaki Ermenilerinde harekete geçmesiyle, güvenlik güçleri ile Ermeniler arasında silahlı çatismalar gerçekleÅŸmiÅŸtir. DoÄŸal olarak pek çok insan hayatını kaybetmiÅŸtir. Bu olaylar özellikle 1960’lardan sonra dünya kamuoyuna Türklerin Ermenilere yönelik bir toplu soykırımı olarak anlatılmıştır. Oysa bu olaylarda ölen Türk sayısı, Ermeni kayıplarından daha fazladır.

Bu olayı 1.5 milyon Ermenin öldürülmesine yönelik bir soykırım olarak deÄŸerlendiren Ermeniler. T.C.’nden üç istekte bulunmaktadırlar. 1) 1915’deki olayın Ermenilere yönelik bir soykırım olduÄŸunu T.C.’nce kabul edilmesi 2) Bu soykırıma karÅŸilık Ermenilerin yakınlarına T.C.’nce tazminat ödenmesi 3) DoÄŸu Anadolu’da Ermenilere vaadedilmiÅŸ olan 6 vilayette Ermenilere bir devlet kurma hakkının verilmesi.


Milli Mücadele Yıllarında DoÄŸu Cephesi’nde

Ermenilerle SavaÅŸ- Gümrü AntlaÅŸması ( 3 Aralık 1920)




Mondros Mütarekesinden sonra Ermeni olayları yeni bir boyut kazanmıştır. Rus ihtilali üzerine doÄŸuda tekrar toparlanarak harekete geçen Türk kuvvetleri, DoÄŸu Anadolu’yu tamamen Rus iÅŸgalinden kurtardıkları gibi, Bakü’ye kadar ilerlemiÅŸlerdir. Rusya ile 1918’de yapılan Brest-Litovsk AntlaÅŸması ile 1977-78 Osmanlı-Rus SavaÅŸi sonunda Rusların elinde kalan Elviye-i Selase ( Kars, Ardahan, Batum) için bir halkoylaması kararı alınmışve yapılan halkoylaması sonucunda bu üç sancağın yeniden Osmanlı toprakları içerisine alınması saÄŸlanmıştır. Ancak Mondros Mütarekesi 11. Maddeinden yer alan “Osmanlı kuvvetleri İran’ın kuzeybatısında ve Güney Kafkasya’da savaÅŸtan önceki hudutlara çekilecektir” hükmü ile bu üç vilayet yeniden Türk sınırları dışında kalmıştır. O günlerde bölgede ordu komutanı olan Yakup Åževki PaÅŸa’nın çabalariyla kurulmuÅŸ olan Cenüb-i Garbi Kafkas Hükümetini dağıtan İngilizler, Kars ve Ardahan baÅŸta olmak üzere bölgeyi Ermenilere vermiÅŸlerdir.



Mayıs 1919’da XV. Ordu komutanlığına atanan Kazım Karabekir PaÅŸa, bölgedeki geliÅŸmeleri yakından izlemekte, Kars ve yöresinin kurtarılmasını planlamaktadır. İngilizlerin desteklediÄŸi Ermeniler ise, bölgedeki durumlarını güçlendirmek amacıyla yörenin Müslüman-Türk halkına akıl almadık zulümler yapmaktadırlar. Mondros Mütarekesinin 24. Maddesi de adeta Ermeniler için tasarlanan toprakların sınırlarını çizmektedir. Ancak İngiliz desteÄŸine çok güvenen Ermeniler, kendileri için düÅŸünülen bu topraklarla yetinmek niyetinde deÄŸildirler. Bu niyetlerini 1919 yılında Paris Barış Konferansına müracaat ederek ortaya koyan Ermeniler, İtilaf Devletlerinden DoÄŸu Anadolu’nun tamamının kendilerine verilmesini istemiÅŸlerdir.

İngilizlerin mütarekeden sonra Ermeniler hakkındaki düÅŸüncesi, DoÄŸu Anadolu’da A.B.D. himayesinde bir Ermeni devleti oluÅŸturmaktır. Sınırları A.B.D. BaÅŸkanı Wilson tarafından çizilecek olan Ermenistan’ın, Akdeniz ve Karadeniz’e çikis kapıları kapalı olacaktır. İngilizlerin ısrarlı tutumu üzerine A.B.D., konuyu yerinde araÅŸtırmak üzere, General Harbourd baÅŸkanlığında kalabalık bir heyeti bölgeye göndermiÅŸtir. Harbourd raporunda, “Ermenilerin DoÄŸu Anadolu’da hiçbir zaman nüfus çogunlugunu oluÅŸturmadığı, buralarda bir Ermeni Devletinin kurulmasına izin verilmesi halinde, mutlu bir azınlığın mutlak bir çogunluga hükmetmesine sebebiyet verileceÄŸi, Türklerin Ermenileri açıkça tehdit ettiklerine dair açık bir kanıta rastlanmadığı” yer almıştır. A.B.D.’nin tutumuna raÄŸmen İngilizler ve Ermeniler iÅŸlerine geldiÄŸi ÅŸekilde hareket etmeyi uygun görmüÅŸ ve Sevr AntlaÅŸmasına Ermeni Devletinin kurulmasını öngören bir hüküm konulmuÅŸtur.

Olup bitenleri daha mütareke imzalandığı günden beri kaygıyla izleyen DoÄŸu Anadolu’nun vatansever halkı, Ermeni ve Kürt tehlikesine karÅŸi Vilayet-i Åžarkiye Müdafaa-i Hukuk-u Milliye Cemiyetini oluÅŸturmuÅŸtu. Bölgeye komutan olarak atanan Kazım Karabekir’de Erivan Cumhuriyetine uyarıda bulunarak, Ermeni zulmünün durdurulmasını istemiÅŸtir. Kazım Karabekir PaÅŸa, Ermeni zulmünün durdurulması için, Ermenilere karÅŸi bir askeri harekatın zaman kaybetmeden gerçekleÅŸtirilmesinden yanadır. M. Kemal ise Milli Mücadele baÅŸinda Sovyetlerden alınabilecek maddi desteÄŸe, Milli Mücadele hareketinin geleceÄŸi açısından büyük önem vermektedir. Bu nedenle Ermenilere karÅŸi zamansız gerçekleÅŸtirilecek bir askeri harekat, Ermenilere destek veren Rusları kızdırıp, Milli mücadele için beklenen Rus yardımlarının gelmesini engelleyebilecektir. Türk-Sovyet görüÅŸmeleri sonucunda 24 AÄŸustos 1920’de imzalanması beklenen antlaÅŸmanın, Rusların MuÅŸ, Bitlis ve Van illerinin Ermenistan’a verilmesini istemeleri yüzünden gerçekleÅŸememesi , Rusya’dan beklenen maddi desteÄŸin saÄŸlanamaması, Ermeni zulmünün artması askıya alınmış olan askeri harekat düzenleme konusunu artık Ankara Hükümeti’nin gündemine getirmiÅŸtir.

28 Eylülde Ermenilere karÅŸi harekata geçen Türk ordusu, 29 Eylülde Sarıkamış’ı, 30 Ekimde Karsı kurtarmıştır. Hala İtilaf Devletlerinin desteÄŸine güvenen Ermeniler, 1 Kasım 1920’de T.B.M.M. hükümetinin kendilerine sunduÄŸu barış teklifini kabul etmemiÅŸlerdir. Bunun üzerine tekrar harekete geçen Türk ordusu 7 Kasımda Gümrü’ye girmiÅŸtir. Ümitlerini yitiren Ermeniler 17 Kasımda mütareke imzalamaya razı olmuÅŸlardır. GörüÅŸmeler sonunda 3 Aralık !920 Gümrü AnlaÅŸması imzalandı. Gümrü AntlaÅŸmasının ömrü kısa olmuÅŸtur. Çünkü Ruslar, 5 Aralık 1920’de Ermenistandaki TaÅŸnak hükümetini yıkarak, BolÅŸevik idaresini kurmuÅŸladır. Bu tarihten itibaren bu sorun Türk-Ermeni sorunu olmaktan çikarak, Türk-Sovyet meselesi halinde devam etmiÅŸtir. Bu arada Sovyetlerin Gürcistan’a savaÅŸ ilan etmesinden yararlanan Kazım Karabekir, Gürcistan’ın İşgali altında bulunan Ardahan ve Artvin’in boÅŸaltılmasını Gürcü hükümetinden istemiÅŸ, Türk ordusu karÅŸisında buraları ellerinde tutamayacaklarını anlayan Gürcülerde Ardahan ve Artvin’i Türk kuvvetlerine bırakmışlardır.

Ankara hükümetinin o tarihlerde doÄŸuda, Ermenilere karÅŸi kazandığı zaferi, batıda ise ilk Yunan saldırısını I. İnönü Zaferi ile sonuçlandırması, Sovyetlerin Milli Mücadeleye daha fazla önem vermelerini saÄŸlamıştır. Ali Fuat Cebesoy baÅŸkanlığındaki Türk heyeti yarım kalan Türk-Sovyet görüÅŸmelerini devam ettirmek için Moskova’ya gönderilmiÅŸtir. Bu görüÅŸmeler sonun da Sovyetlerle 16 Mart 1921 Türk-Sovyet dostluk antlaÅŸması (Moskova Ant.) imzalanmıştır. Moskova Ant. İle Sovyetler Sevr AntlaÅŸmasını tanımayacaklarını, Misak-ı Milli sınırları dahilindeki Türk devletinin varlığını kabul ettiklerini ortaya koymuÅŸlardır. Moskova AntlaÅŸmasının ardından Sovyetler Türkiye’ye hem askeri malzeme, hem de parasal yardımda bulunmuÅŸlardır. 13 Ekim 1921’de Sovyetlerle yapılan Kars AntlaÅŸmasıyla da doÄŸu sınırımız son ÅŸeklini almıştır.

Gümrü AntlaÅŸmasının Türk Tarihi Açısından Önemi


Gümrü AntlaÅŸması ile Ermenilerin DoÄŸu Anadolu’da bir Ermeni Devleti kurma istekleri sona erdirilmiÅŸ, bu antlaÅŸma Lozan AntlaÅŸmasıyla da onaylanmıştır. Dolayısıyla bu antlaÅŸma Türkler açısından Ermeni meselesini bitiren antlaÅŸmadır. Gümrü AntlaÅŸması ile doÄŸu sınırlarımızın güvenliÄŸi saÄŸlanmış, iyi iliÅŸki kurmayı düÅŸündüÄŸümüz Sovyetlerle, bu meselenin aramızda bir sorun oluÅŸturması önlenmis, DoÄŸu Cephesindeki asker ve mühimmatın bir bölümünün Batı Cephesine kaydırılması ve burada Yunanlılara karÅŸi kullanılması imkanı doÄŸmuÅŸtur. Ayrıca Gümrü AntlaÅŸması, Ankara Hükümetinin askeri bi baÅŸarı sonucunda yaptığı ilk siyasi antlaÅŸmadır. DoÄŸuda Ermenilere karÅŸi kazanılan bu baÅŸarı, Türk halkına moral kazandırmıştır.

Tamamen ALıntıdır

Tarih Ödevleri İçin Dönem Ödevi Kapağı indir

Tarih ödevleriniz, tarih performans ödevleriniz ve tarih dönem ödeviniz için resimde gördüÄŸünüz ödev kapağını kullanabilirsiniz.



Resim sadece bilgi içindir ve boyutu küçültülmüÅŸtür. Kapak normal ölçülerde Word dosyasıdır.

Dosyayı indirdikten sonra gerekli değişiklikleri yapabilirsiniz.

Ödev kapağını indirmek için BURAYI TIKLAYINIZ...

İSTANBUL’UN FETHİ

İSTANBUL’UN FETHİ


Sultan II.Murad’ın ölümünden sonra II.Mehmed tekrar hükümdar oldu(1451).Sultan II. Murad;âdil,merhametli ve cesur bir hakandı.İlim ve sanatı severdi.Türkçeye önem vermiÅŸtir. Devletin resmi kayıtları II.Murad’dan itibaren Türkçe tutulmuÅŸtur.Sanatkâr ve derviÅŸ mizaçlı idi.Bunun için saltanatı bırakmaktan çekinmemiÅŸtir.Yerine tahta geçen Sultan II.Mehmed,çaÄŸ- ın bilginleri ve hocaları tarafından çok iyi eÄŸitilmiÅŸ bir ÅŸehzadeydi.Yüksek bir ilmî seviyeye sahipti.
Fethi Hazırlayan Sebepler:Bizans,Rumeli ve Anadolu arasında bir çıban gibi duruyor- du.Bu bakımdan,İstanbul’un fethinin stratejik bir önemi vardı.Haçlı orduları,genellikle Bizans ın tahrik ve teÅŸviki ile oluÅŸturuluyordu.Bizans,Türk beyliklerini Osmanlı aleyhine kışkırtıyor, Osmanlı taht kavgalarında taraf tutuyor,devleti böylece karışıklıklara sürüklüyordu.İstanbul, üç kıtayı birbirine baÄŸlayan deniz ve kara yollarının kesiÅŸtiÄŸi tek merkezdi.Dünya ticaretine hâkim olmak için de devrin en büyük bu liman ÅŸehrinin fethedilmesi ÅŸarttı.
Fetih Hazırlıları:İstanbul’un konumunu ve Türk birliÄŸinin tamamlanmasındaki önemi- ni iyi kavrayan Sultan II.Mehmed,bütün gücünü ve zamanını İstanbul’un fethi için harcamaya kararlıydı.Bu bakımdan,diÄŸer devletlerle ve beyliklerle olan meselelerini geçiÅŸtiriyor,bir bakı- ma donduruyordu.Fetih için gerekli askeri hazırlıklara hız verdi.Güzelce Hisarın karşısına BoÄŸazkesen Hisarını yaptırdı.Böylece Karadeniz’den Bizans’a gelecek yardımı yolu tamamen kesildi.Akdeniz’den gelebilecek yardımları önlemek için donanmasını güçlendirdi.
Fatih,batıdan gelebilecek tehlikelere karşı da tedbir aldı.Venedik’le 1451 yılında yapılan antlaÅŸmayı yeniledi.Bizans’a baÄŸlı Mora DespotluÄŸu’ndan gelebilecek yardımı önlemek için, Turahan Bey ve oÄŸulları komutasındaki akıncıları bölgeye gönderdi.Akıncılar Mora’yı baÅŸtan baÅŸa taradılar.Bu akın sonucunda Mora’nın Bizans’a yardım edecek gücü kalmamıştı.
Sultan II.Mehmed,İstanbul’un fethedilebilmesi için,saÄŸlam surların yıkılması gerektiÄŸini biliyordu.Bunun için tahrip gücü yüksek bir silahın kullanılması lazımdı.Bu silah da toptu.To- pu ilk defa İtalyanlar kullanmışlardı.Ancak,bu toplar ortalığı gürültüye boÄŸup atları ürkütmek- tan baÅŸka bir iÅŸe yaramıyordu.Sultan II.Mehmed, mühendisleri ile beraber mesafe ve hedef ayarlaması geliÅŸmiÅŸ topların dökümü için çalıştı.Dökülen toplarla,aşırtma atışlar ÅŸeklinde sur- ların gerisini de dövmek mümkün olabilecekti.Bu sistem,havan toplarının da baÅŸlangıcını oluÅŸturur.
İstanbul’un Fethi:Sultan II.Mehmed 23 Mart 1453’te Edirne’den hareket etti.5 Nisan 1453’te karadan ve denizden kuÅŸatmayı baÅŸlattı.Sultan boÅŸ yere kan dökülmemesi için impa- ratordan ÅŸehrin teslimini istedi.İmparator bu teklifi reddetti.6 Nisan sabahı ÅŸahi topların orta- lığı cehenneme çeviren atışları ile savaÅŸ baÅŸladı.Papalıktan gelen yardım gemilerinin Haliç’e girmesi Sultanı çok kızdırdı.Çünkü,Haliç’in aÄŸzı zincirle kapatılmıştı.Buradan Osmanlı gemi- leri geçemiyordu.Bunun üzerine 80 Osmanlı hafif gemisini bir gecede Tophane-Tepebaşı yo- luyla Haliç’e indirtti.Bu manzara,sabahleyin Bizanslıları ÅŸaÅŸkına çevirdi.Karadan kızaklarla kaydırılarak gerçekleÅŸtirilen bu hareket,o güne kadar ne görülmüÅŸ ne de düÅŸünülmüÅŸtü.
Sultan II.Mehmed,29 Mayıs 1453’te sabah namazından sonra kesin hücum emrini verdi. Nihayet,Topkapı surlarının üzerinde Ulubatlı Hasan öncülüÄŸündeki birlik,Türk bayrağını dikti Bundan sonra Türk kuvvetleri akın akın ÅŸehre girdi.İstanbul fethedilmiÅŸti.Cana kıyılmadı ve yıkım yapılmadı.
Sultan II.Mehmed,hocası AkÅŸemseddin’in arkasında ÅŸehre girdi.Bizanslılar,bu manzara ve genç hükümdar karşısında çok ÅŸaşırdılar.Sultan doÄŸruca Ayasofya’ya gitti.Burayı fetih hakkı olarak camiye çevirtti.Bundan sonra Sultan Mehmed,fetheden anlamında Fatih unvanıy- la anılacaktır.

DÖRT HALİFE DEVRİ (GENİŞ ANLATIM)

DÖRT HALİFE DEVRİ (GENİŞ ANLATIM)


Hz.Muhammed ölmeden önce yerine kimin geçeceÄŸini söylememiÅŸti. Onun ölümüyle Müslümanlar ÅŸaşırdılar. Fakat bu uzun sürmedi. Hemen danışma meclisini topladılar. Hz. Ebubekir halife seçildi. İslam tarihinde Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali’nin halifelik yaptığı döneme Dört Halife Devri denilmiÅŸtir.
Hz. Ebubekir Dönemi
Kutlu ashabın büyük kısmı halifeliÄŸi herkesten çok Hazreti ebubekir’i ehil görmekteydi. Hazreti Ebubekir , Hz. Muhammed’e maÄŸarada arkadaÅŸlık etmiÅŸti. Mekke’de imam eden kutlu ashabın en hayırlısı olarakta o gösteriliyordu. Hz. Muhammed , Hazreti Ebubekir i aziz dostu olarak bütün ashabın üstünde tutardı. Hastalığı sırasında kutlu ashaba veda ederken Ebubekirden memnun olduÄŸunu bildirmiÅŸtir. Kutlu ashabın bu duruma göre Hz. Ebubekir'i resmen halife seçmesi gerekiyordu. Fakat ensardan bazıları kendi içlerinden halife seçmek emeline kapıldıklarından Beni Sad sofrasında toplanmışlardı. Mazrec kabilesinin reisi Sad ibni Ubade hasta hasta gelmiÅŸ onlara ÅŸöyle hitap etmiÅŸti:
“Ey ensar! Sizin sin bakımından kavuÅŸtuÄŸunuz fazilet diÄŸer kabilelerde yoktu. Hazreti Muhammed birçok yıllar kavmi içinde kalıp onları davet ettiÄŸi halde pek azı imana geldi ve kafirlerle savaÅŸmayı ve İslam dinini yaymayı baÅŸaramadılar. DüÅŸmanlara en çok ÅŸiddet gösteren sizler oldunuz. Araplar sizin kılıçlarınız sayesinde ister istemez itaat ettiler. Resülüekrem sizlerden razı olarak vefat etti. Åžimdi halifelik sizin hakkınızdır.”
Ensardan orada bulunanlar “Allah muvaffak etsin. . Seni halifeliÄŸe seçeriz.” deyince Hazrecliler de kendi reislerinin seçilmesi sözüne çok memnun oldular. Hazreclilerden bir ÅŸahsın halife olması hem Hazreclilerle Evslileri kapıştıracağı, hem de KureyÅŸliler seçilerek ÅŸahsı halife tanımayacakları için ayrlık tohumları ekecekti.
Böyle dar ve tehlikeli bir anda hazreti Ebu Bekir, hazreti Ömer ve Hazreti Ebu Ubeyde durumu öÄŸrenip derhal Beni Sade sofrasına geldiler. Üçünün birden gelmesi ensar üzerinde son derece tesirli oldu. Ensar Ömer’i soluna aldığını ve Ebu Ubeyde için “bu ümmetin eminidir” dediÄŸini biliyordu. Onun için onların konuÅŸmasını beklediler.
HAZRETİ EBU BEKİR HALİFELİĞE ADAY GÖSTERİLİYOR
Hazreti Ebu Bekir, “Size bu iki zatı seçtim birini kabul ediniz” diye Hz. Ömer ile Ebu Ubeyde yi gösterdi. Araplar da kabilelerini üstün görmek ve çok eskiden beri görülen bir durumdu. Bu olay da her iki kabile kendini üstün görmeye baÅŸlamış, her kabile kendi adayını halife seçtirmek istemiÅŸti. Ensar ve göçmenlerin İslam dinine hizmet bakımından öne geçmek istekleri de ayrıca rol oynuyordu. Bu sebeple kesin bir davranışa ihtiyaç vardı. Hazreti Ömer konuÅŸmaları kestirdi. Hazreti Ebu Bekir e “Hazreti Muhammed seni namazda kendine halife yaptı” dedi. “Elini uzat bende sana biat edeyim. Hazreti Ömerin bu sözleri tesirini göstermiÅŸti. Daha Hazreti Ömer ile Ebu Ubeyde birinin hakimliÄŸini kabul etmeden önce BeÅŸir ibni Sad koÅŸtu. Hazreti Ebu Bekirin elini tutarak biat etti. Böylece Sad ibni Ubeyde’ye biat etmek konusu unutuldu. Bütün ensar ve göçmenler orada Hz. Ebu Bekire biat ederek onu halife tanıdılar. Hazreti Ömer bu olayda Arap psikolojisindeki rehber ihtiyacını karşılamış buzların çözülmesinde büyük rol oynamıştır. Kutlu ashab halifeliÄŸi halife seçilen ÅŸahsın hayatına baÄŸlı bir görev olarak biliyor, Ebu Süfyan, gibi düÅŸünmüyordu. Hazreti muhamed’den sonra gelen dört halifede aynı düÅŸünceyi taşımışlardı. Dört halifede halifeliÄŸi bir emanet olarak kabul edip onu kendilerinden sonra oÄŸullarına deÄŸil, kim seçilirse ona devretmeyi esas olarak almışlardı. Halife seçimleri ve Hazreti Ali’nin halife seçimi için hakemliÄŸi kabul etmesi bunu göstermiÅŸtir. Bu düÅŸüncelerde İslam devletinin temel yasasını da görmekteyiz.
HAZRETİ EBU BEKİRİN HALİFELĞİNİN ERTESİ GÜNÜ
Hazreti Ebu Bekir ticaret ile geçinirken meÅŸru halife olmuÅŸtu. Halife olduÄŸunu ertesi günü, sabahleyin herzaman olduÄŸu gibi omuzuna takım bezler alıp satmak üzere pazara giderken Ömer ve Ebu Ubeyde ye rast geldi. “Ne yapıyorsun ya Ebu Bekir, Müslümanların iÅŸleri size havale olundu?” dediler. “Ya ben ailemi ne ile besleyeyim?” demesiyle, “ Biz sana Müslümanların malından günlük nafaka takdir ederiz” cevabını verdiler. Müslümanların iÅŸlerine vakitlerini harcayan zatın masrafları Müslümanların mallarından sarf olmak tabii ÅŸeylerdir. Fakat buda yeni meydana çıkmış bir mesele olduÄŸu halde “ icmaı ümmetle” karar altına alınmıştır.

HAZRETİ Peygamber gibi ulu bir ÅŸahsiyetin bırakacağı boÅŸluk elbette büyük olacaktı. Hazreti Muhammed bütün fani ihtirasları susturmuÅŸtu. O ölünce bu ihtirasların fani kalplerde canlanmasıda tabii idi.
Hazreti Muhammed in öldüÄŸü haberi yayılınca büyün Arap yarım Adası’nda büyük sarsıntılar baÅŸladı. Yer yer isyanlar ayaklanmalar oldu. Medine’de anlattığımız anlaÅŸmazlıklar olduysa da üç büyük ÅŸahsın faragatı ve basiretiyle sona erdi. Ama Mekkeyi bu dehÅŸetli olay yıldırım gibi vurdu. Ahaliyi birbirine düÅŸürdü. Ebu Bekir hazretlerinin babası Ebu Kahafe Mekke de bulunuyordu. Halkın ızdırabını görünce biçare ihtiyar telaÅŸ ederek “ Bu ne?” diye sormuÅŸ. “Hazreti Peygamber öldü” demiÅŸler. Ebu Kahafe o zaman geçkin ihtiyardı. Ama görmüÅŸ geçmiÅŸ, bir zat olduÄŸundan derhal oÄŸlunun hilafette kalmasının KureyÅŸ büyüklerinin kabuluna baÄŸlı olduÄŸunu hatırlamıştır.
Mekke gibi Taif’te dinden dönme vuku bulmamış. KureyÅŸ gibi Sakif kabilesi da dinden dönme belasından kurtulmuÅŸtur.ama diÄŸer Arap kabileleri kim tamamen, kimi kısmen dinden dönmüÅŸtür.
RESULULLAHIN halifesi bu meseleyi kesin olarak halletti ve dedi ki:
“Vallahi Resulullaha verdikleri bir diÅŸi çebiçi vermekten kaçınırlarsa elim kılıç tuttukça onlarla vuruÅŸurum”
Gerçekten zekâtı namazdan ayıranlar kelimei tevhidin hakkı yerine getirmemiÅŸ olacakları için dinden dönenenlere katılacakları açıktı.
İslam’a karşısına çıkan Roma ve İran kuvvetli,zengin devletlerdi. Bunlara ancak kuvvetli olarak silahlanarak karşı çıkılabilirdi. Bu iÅŸ içinde vergi almak gerekiyordu. Dinden dönenler zaman kaybetmeyip Abis ve Ziban kabileleri Medine civarında İbrak namındaki mahale inmiÅŸler ve Taliha’ya tabi olan aÅŸiretlerden bir toplulukta Necid yönünde Zülkasa namındaki mevkiye konmuÅŸlardı. Dinden dönenler geceleyin yaÄŸmacılık amacıyla Medine üzerine geldilerse de gözetlemede bulunan muhafızlar tarafından haber verilince Halife hazretleri mescitte toplu bulunan İslam halkı ile çıkıp dönenleri kaçırdı. Bu sırada Esame Hazretleri muzaffer olarak döndü. Halife hazretleri göçmenler ve Ensar ile beraber Medine dışına çıkıp onu karşıladılar. Esamenin Åžam tarafına gönderilmesi Medine-i münevvere’de askerin azlığına sebep olmuÅŸsa onun bu seferi o tarafta İslam dininden dönme niyetinde olan kabilelerin yatışmasını saÄŸlamıştır. Esamenin askeri gelip Medine-i Münevvere’de yeter miktarda kuvvet toplanınca halife Hazretleri bizzat Zülkasa mevkiine giderek oradaki dininden dönenleri kaçırdı. Halit Bin Velid , Akreme bin Ebu Cehil, Halid bin Sad, Amar bin As gibi ünlü baÅŸbuÄŸlar dört bir tarafa sevk edilerek dinden dönenlere karşı amansız bir savaÅŸ açıldı.
KUTSAL KURAN’IN TOPLANMASI
Kutlu ashabtan Kuran’ı ezberlemiÅŸ olanlara kura denildi. Bazıları da sure ve ayetleri dağınık olarak deriler ve tahtalar üzerine yazmışlardı. Yemame vakasında pek çok kura ÅŸehit olduÄŸundan Kuran hafızları azaldı, artık Kuran’ı Kerimin toplanmasına lüzüm görüldü. Onun için Hz. Ömer’in ihtarı üzerine Halifenin emriyle vahy kâtiplerinden ve fıkıh bilginlerinden Zeyd Bin Sabitülensari hazretleri hicretin on ikinci senesi başında gayret sarfederek Kuran’ı Kerimi sayfa sayfa toplattı. Hepsine birden mushaf denildi. Halifenin yanında saklandı. Ondan sonra Hz. Ömer’in yanında ve onun vefatından sonra Ümmülmümin Hafasa hazretlerinin evinde korunmuÅŸtır.

HZ. EBU BEKİR’İN HZ. ÖMER’İ HALİFE SEÇMESİ
Ebu Bekir hazretleri on üçüncü hicri senesi cemaziyülahırının yedisinde hastalanıp on beÅŸ gün mescide çıkamadı. İmamlığı Ömer hazretlerine havale buyurdu. Hilafete de onu uygun gördü. Hazreti Ebu Bekir hicri on üç yılının Cemaziyelahır ayının sonuna sekiz gün kala Salı gecesi akÅŸamı altmış üç yaşında olduÄŸu halde vefat etti. Son sözü “Yarab, Müslim olduÄŸum halde ruhumu al ve beni salihlere ilhak eyle” oldu. Cenazesi Resülüekrem Hazretlerinin sediriyle götürüldü. Namazı Hz. Ömer, kabir ile minber arasında kıldı.
HZ. ÖMER
Hazreti Ömer büyük İslam fetihlerinin yolunu açtı. Bu fetihlerle Müslümanlar hem gerçekçi hem ülkücü bir amacı gerçekleÅŸtireceklerdi. İslam dini geniÅŸ sahalara yayılacak birçok ilkel insana ışık verecekti.
Hazreti Ömer halife olur olmaz Hazreti Ebu Ubeyde’yi Åžam kumandanı yaptı. Bunun iki sebebi vardı. Birincisi Halid bin Velid kumandan iken bazı zatlara karşı iyi davranmadığından Hazreti Ömer ona darılmıştı. İkincisi Ebu Ubeyde’yi kumandan yapınca Halid bin Velidin onun yanına verilmesi Halid bin Velide güç gelmezdi.
Hz. Ömer, Hz. Ebu Bekir’in de vaziyetine uygun olarak biat günü ilk hutbesinde Müslümanları Irak gazasına davet ederek ÅŸunları söyledi:
“Hicaz size merkez olacak yer olmayıp ancak otlak arayacak bir yurttur. Ve Hicazı hal bu suretle tutabilir.”
Önce Ebu Ubeyde Bin Mesudül Sakafi ve sonra Sad Bin Ubeydetülensari, daha sonra da ehli Bedirden Halid Bin Kays ayrılıp diÄŸerlerinden evvel daveti kabul ettiler. O sırada Müsni de kalkarak : “Ey ahali, bu iÅŸi okadar büyütmeyiniz. Biz Fars ehli ile savaÅŸtık, galip çıktık. İnÅŸallah bundan sonra meydan bizimdir.” dedi.
Bunun üzerine pek çok kimseler ırak seferine talib oldular. Hazreti Ömer Ebu Ubeyde’yi Halid Binvelid’in yerine Irak kumandanı nasp ve tayin buyurdu. Sad Ensarı ile Halidi birer fırka ile onun maiyetine verdi. O esnada İran devleti, Arap Irak’ını geri almak için kuvvetli hazırlıklar yapmışlardı.
IRAK SEFERİ
Hazreti Ebu Ubeyde Sad ve Halid Irak’a vardılar. İran atabeÄŸi olan Rüstem ise Caban namındaki kumandanı bir ordu ile Fırat badaklı üzerine ve Kisra’nın halazadesi olan Nesri namındaki kumandanı Keskir tarafına sevk etmiÅŸ ve Müsni üzerine baÅŸka bir fırka göndermiÅŸ ve Fırat boyunda olan Kuri ahalisini boru çaldırmak suretiyle İslam halkı aleyhine ayaklandırmıştı. Müsni bu durumdan haberdar olunca, Hayreden çıkıp Hufan denilen yerde konakladı. Ebu Ubeyde ile arkadaÅŸları oraya gelip birleÅŸtiler. Caban’ın yanında çok fazla asker toplanmış olduÄŸundan hemen Nemerak denilen yere gelip ordusunu kurdu. Ebu Ubeyde de süvari üzerine Müsni’yi memur ederek Caban’ın üzerine yürüdü. Nemerak’da ÅŸiddetli bir muhabere vuku buldu. İran ordusu bozuldu, firarileri Keskirde bulunan Nersi ordusun sığındı. Atabek Rüstem, Caban’ın bozulduÄŸunu haber alınca Nersi’ye imdat için Calimus adlı kumandanı göndermiÅŸti. Ama o gelmeden önce Nersi bozulduÄŸu gibi Ebu Ubeyde sevk olunan Müsni ve Asım, köyve kasaba ileri gelenleri marifetiyle toplanıp da Calinus’un gelmesini bekleyen toplulukları vurup dağıttı.
Hz. Ömer halife olduÄŸu sırada iki büyük devletle, Rum ve İran devletleriyle muharebe vardı.
Yermük vakasında Rumlar büyük zarara uÄŸrayıp Konstantineye İmparatoru Herakl’in kolu kanadı kırılmıştı. Fakat eshabtan ve İslam meÅŸhurlarından da nice zatlar ÅŸehit olmuÅŸtu. Onun için Åžam baÅŸkumandanı olan CerrahoÄŸlu Ebu Ubeyde Hazretleri Åžam ÅŸerhrini fethetmek üzere ordusunu kuvvetlendirmekle meÅŸguldü. Irak baÅŸkumandanı Sad Bin Ebi Vakkas Hazretleride Kadsiye de ikamet ile İranlıları kandi üzerine çekip maÄŸlup ettikten sonra ileri saldırmak istedi. İkiside aserei mübeÅŸÅŸireden olup birbirleriyle yarış edercesine zafere kavuÅŸmuÅŸlardır.
İslamiyet’in iki büyük komÅŸu devlete karşı zaferi tarihin en ilgi çekici olaylarındandır. Müslümanlar kendilerinden on defa büyük bir kuvvete karşı zafer kazanmışlardı.
ÅžAM’IN FETHİ
Yermük vakasından sonra İmparator Herakl Humus’ta Humus’un ve Åžam’ın muhafazalarına itina etmekteydi. Hicretin on dördüncü senesi baÅŸlarında Ebu Ubeyde Hazretleri diÄŸer kumandanlarla birlikte Åžam üzerine yürüdü. Rumlar Åžam ÅŸehrini kapılarını kapayıp içeri sığınınca İslam askerleri ÅŸehri her taraftan kuÅŸattı.
Ebülkila da bir fırka ile Humus yolunu muhafazaya memurdu. İmparator Herekl ise Humusun muhafazası için bir general ile kâfi miktarda asker bırakıp kendisi Humustan çıkmıştır.
Recep ayının başında generalin bir oÄŸlu dünyaya gelmiÅŸti. Asker yiyip içmekle meÅŸgul olunca mevkileri boÅŸ kalmıştı. Bu ziyafet sırasında muhafaza yerlerinin boÅŸ kaldığı tahkik edilince hemen geceleyin askeri hazırladı. KaÄŸkaÄŸ ile Müzavr yukarı çıkıp merdivenlerinin uçlarını baÄŸladılar. Kapıyı açtılar. Åžehir içinde bir gürültü baÅŸladı.Halk ne olduÄŸunu bilmediÄŸinden ne yapacağını ÅŸaşırmıştı. Çaresiz kalan Rumlar, Ebu Ubeydeye haraç vermek üzere sulh anlaÅŸması yaparak onu askeriyle beraber içeri aldılar. Ebu Ubeyde fetih haberini Emirilmüminine arz etti.
KADSİYE ZAFERİ
Kadsiyede Ebu Vakkas Hazretlerinin ordusu otuz dört bin askerden ibaretti. Daha önce bilindiÄŸi gibi HaÅŸim ve KaÄŸkaÄŸ ile Åžam’dan iade olunan Irak askerinin geliÅŸinde Kadsiye ordusu kırk dört bin kiÅŸi olacaktı. Fakat bu askerin geliÅŸinden önce Kadsiye’de muharebe baÅŸlamıştı.
SavaÅŸ kısa aralıklarla sabaha kadar devam etti. İslam askeri uykusuz ve yorgun olduÄŸu halde ÅŸiddetle çarpışıyordu. SavaÅŸ öÄŸleye doÄŸru iyice kızıştı. Nihayet İran ordusunun saÄŸ ve sol kanatları geriledi. Rüstemin öldürülmesi üzerine İran ordusu bozuldu. Calinus da köprü başına gelerek geri çekilme emrini verdi. Kadsiye savaşında İslam ordusu o zamana kadar görmediÄŸi ölçüde ganimet mallarına sahip oldu.
İranlılar ve Arap ordularının kaderi Kadsiye savaşına baÄŸlıydı. Bu savaÅŸ kazanılınca İran İslam ordusuna açıldı. İranlılar Müslümanlığı kabule baÅŸladılar. Fakat İranlılar Türklerden farklı olarak kılıç zoruyla kabul ettiler. Onun için bir çok İranlı zorla kabul ettiÄŸi dine karşı reaksiyon göstermiÅŸ ve onda deÄŸiÅŸiklikler yapmaya çalışmışlardır. Bu bir bakıma Kadsiye savaşından sonra doÄŸan kinin ve kendi medeniyetlerini savunmanın ifadesidir.

Hazreti Ömer, kendisinden sonra halife olacak ÅŸahıs hakkında kesin karar vermediÄŸi için tereddütlüydü. Bir gün Abdullah bin Abbas yanına girince kendisini üzüntülü gördü. Hazreti Ömer in halife seçmekteki titizliÄŸi yüksek ÅŸahsiyetine uygundu. O idealindeki lideri arıyordu. Hz. Ali’yi diÄŸer adaylardan üstün tutuyor., fakat onun kendisini ilme vermesi ve bazen latifeler yapması konusu üzerinde düÅŸünüyordu. Hazreti Osman ise iradesi zayıf bir ÅŸahıstı. Hazreti Ömer’in ölümüyle manevi gerilme baÅŸlayacaktı.

Hz. Ömer sabah namazını kıldırmak için mescidi ÅŸerife gelmiÅŸti. Tam herkes saf olmuÅŸtu ki Ebu Lülüi içeri girdi. Kimse ne olduÄŸunu anlayamadan Hazreti Ömer e saldırdı. İki baÅŸlı bir hançerle onu altı yerinden vurdu. Kendisini yakalamak isteyen birkaç kiÅŸiyi öldürdükten sonra kaçmaya muvaffak oldu. Ömer yaralı olarak yere serildi. Ama yinede namazı bırakmadı. Hz. Ömer halife seçme iÅŸin Hz. Ali, Osman, Talha, Zübeyr, Sad bin Ebu Vakkas, Abdurrahman bin Avf’tan meydana gelecek altı kiÅŸilik danışma meclisine bıraktı. Bu meclisin içlerinden birini halife seçmesinin vasiyet etti.
Abdurrahman, halkın fikrini yoklamak üzere Medine’de bulunan kumandanlarla ve Arap ileri gelenleri ile konuÅŸtu. Üç gün böyle geçti. Dördüncü gün halife seçilmesi gerekiyordu. O akÅŸam Abdurrahman ÅŸûranın toplandığı eve gelip önce Zübeyr ile konuÅŸtu.
Hazreti Ali’yi çağırıp onunla gizli konuÅŸtu. Osmanla da sabahın çok erken saatlerine kadar sohbet etti. Sabah namazı kılındıktan sonra ÅŸûra azaları toplandı.
Abdurrahman elini Hz. Osman’ın eli üzerine koyarak: “Yarabi ÅŸahit ol boynumdaki emaneti Osman’ın boynuna koydum” diye ona biat etti.

HZ. OSMAN
Hazreti Osman devri, Hz. Ömer’in daha önceden söylediÄŸi gibi anarÅŸinin baÅŸladığı, anlaÅŸmazlıkların iyice ortaya çıktığı bir devir oldu. Bilhassa Hazreti Osman’ın halifeliÄŸinin son yıllarında karışıklıklar iyice arttı.

Hazreti Ebu Bekir devrinde dinden dönme olayları önlenmiÅŸ, ayaklanmalar bastırılmış, fetih hareketleri baÅŸlamıştı. Hazreti Ömer devrinde ise kuvvetli bir idare kurulmuÅŸ, Suriye, Mısır, İran’ın büyük kısmı, GüneydoÄŸu Anadolu fethedilmiÅŸ, bu geniÅŸ topraklarda idari teÅŸkilat kurularak nizam ve intizam saÄŸlanmıştı. Hazreti Ömer kuvvetli bir hükümet kurmaya ve adaleti bütün topraklara tatbike muvaffak olmuÅŸtu. Hazreti Osman bu idareyi devam ettirir ve adaleti eskisi gibi saÄŸlarsa görevini yerine getirmiÅŸi olacaktı.
Hazreti Osman önce Hazreti Ömer’in vasiyetine uygun olarak Mugure Bin Åžabe’nin yerine Sad bin Vakkas’ı Kûfe valiliÄŸine tayin etti.
Hicretin yirmi dördüncü yılıydı. Azerbaycan ve DoÄŸu Anadolu’da bazı kıpırdanmalar olduÄŸundan ve o tarafların halkı vergi ödemek istemediÄŸinden asker gönderilmesi kararlaÅŸtırıldı. Hazreti Osman olaylar üzerine hata ettiÄŸini anlayarak Amr’ı Mısır valiliÄŸine iade etti. Amr derhal İskenderiye ye karşı harekete geçerek ÅŸehri süratle geri aldı. Mısır’ın yerli halkı da çok güvenlikleri Amr’a her türlü yardımı göstermiÅŸlerdi.bu baÅŸarıdan sonra Hazreti Osman, Mısır’ın mülki idaresini Abdullah’a askeri idaresini Amr’a vermek istediyse de Abdullah bin Ebu Serh Afrika savaşına çıkmak istediÄŸinden valilik idari ve askeri yetkilerle beraber Amr da bırakıldı. Abdullah da Kuzey Afrika savaşına çıktı.
Kuzey Afrika da o sırada Müslümanlar için yeni bir alandı. Bu alanda o devirdeki coÄŸrafya isimleriyle Mamarika, Siranika, Kartaca, Nümidya, Moritanya bugünkü isimleriyle Berka, Trablus, Cezayir ve Fas ülkeleri yer alıyordu.
AFRİKANIN FETHİ
Trablus’a karşı hicretin yirmi beÅŸinci sensinde hazırlığa baÅŸlamakla beraber ancak hicretin yirmi yedinci sensinde harekete geçildi. Abdullah bin Ebu Serh altındaki kuvvet Libya çölünü geçerek o zaman Akdeniz’in Afrika sahilindeki en müstahkem ve en zengin ÅŸehirlerinden olan Trablus’un duvarları önünde durmuÅŸtu. Hazreti Osman, Medine den gönderdiÄŸi bir ordu ile bu orduyu takviye etmiÅŸ ve bu orduda Abdullah binil Zübeyr, Abdullah bin Ömer gibi kiÅŸiler bulunmuÅŸtu. Trabluslular cizyeyi ve İslamiyet’i reddettikleri için, savaÅŸ baÅŸlamış, Trablus’u Gregoryus’un kumandası altında savunan Romalılar maÄŸlup olmuÅŸ, Trablus halkı Müslümanlarla sulh yapmıştır. Bundan sonra Müslümanlar hicretin yirmi altıncı sensinde Fas’a kadar ilerlemiÅŸ, Abdullah binil Zübeyr in cesareti sayesinde bütün bölge İslam bölgesine katılmıştı.
KIBRIS İLE ADALARIN FETHİ
Hazreti Osman’ın devrinde vuku bulunan fetih hareketlerinden biri Kıbrıs’ın alınmasıdır. O devirde Kıbrıs Avrupa dan Suriye ve Mısır’a emniyeti için bu adanın zaptı gerekiyordu. Muaviye hazırladığı bir donanmayı Abdullah bin Kays Elharsi’nin kumandasına vermiÅŸ, Abdullah, askerleriyle birlik gemilere binerek Kıbrıs’a varmış fakat orada vefat ettiÄŸinden Amiral Åžaban bin Avf tarafından yürütülerek Kıbrıs tamamıyla feth edilmiÅŸ Kıbrıslılarla yapılan anlaÅŸmada Kıbrıs’ın yıllık bir vergi vermesi, Müslümanların Müslümanlara istihbarat iÅŸlerinde yardım etmeleri karalaÅŸtırılmıştır. Kıbrıslılar bir müddet bu antlaÅŸmaya sadık kalmakla beraber hicretin yirmi ikinci sensinde Romalılara yardım ettikleri için Muaviye adayı tekrar feth etti.
Kıbrıs’ın fethinden sonra Rodos adası da fetholundu. Fakat Müslümanların bu sıralardaki en parlak deniz muvaffakiyeti hicretin otuz birinci sensinde Bizans donanmasıyla İslam donanması arasında vuku bulunan deniz muharebesidir. DüÅŸman donanması söylediÄŸine göre beÅŸ yüz parçadan müÅŸtekkildi. İslam donanması bulunmuÅŸ iki taraf arasında son derece ÅŸiddetli bir savaÅŸtan sonra düÅŸman donanması imha edilmiÅŸtir. Bu deniz seferinden sonra Müslümanlar defalarca Malta, Girit Adalar Marmara surlarında da sancağını göstermiÅŸti. Müslümanlar, karada zafer kazandıkları gibi denizlere de hakim olmuÅŸlardı.

Hazreti Osman tedbirler almaya çalışırken aleyhindeki muhtelif bahanelerle taarruza hazırlanıyordu. Mısır, Kûfe ve Basra’daki bozguncuların bir kısmı da Hz. Osman’ın sır Kâtibi Mervan’dan ÅŸikayetlerden bulunmak üzere yola çıktılar. Büyük gruplar halinde Medine’ye gelen asiler ÅŸehirden bira ötede çadırlarını kurdular. Hazreti Osman aleyhinde gördüÄŸümüz ithamlar yanında sır kâtibi Mervan’ın usulsüz iÅŸler yaptığı iddiası vardı; bu nedenle görevden alınması isteniyordu.
Aynı hafta Cuma günü Hz. Osman Hutbe’de durumun düzelmesi için alınacak tedbirlerden bahsedilmiÅŸ ve açıklamasından halk memnun kalmıştı. Tam bu sırada sokaklarda gürültüler baÅŸlamış bozguncuların tozu dumana katarak Medine’ye girdikleri görülmüÅŸtü. Ayaklananlarda bu durumu Hazreti Osman aleyhinde kullanarak önce Mervan’ı teslim etmesini sonrada kendi adına yapılan iÅŸlerden bile haberi olmadığını bu sebeplede çekilmesi gerektiÄŸini ileri sürdüler.
Hz. Osman isyancıların isteklerini kabul etmedi ve ölünceye kadar halifelikte kalacağını açılayarak evine çekildi.
Aylananlardan bir grup Hz. Osman’ın evine girdi. Hz. Osman Kuran okurken ÅŸehit edildi.


HAZRETİ ALİ DEVRİ

Resulullah'in amcasının oÄŸlu, damadı, dördüncü halife. Babası Ebû Talib, annesi Kureys'ten Fâtima binti Esed, dedesi Abdulmuttalib'tir. Künyesi Ebu'i Hasan ve Ebû Tûrab (toprağın babası), lâkabı Haydar; ünvanı Emîru'l-Mü'minin'dir. Ayrıca 'Allah’ın Arslani' ünvaniyla da anılır.

Hz. Ali küçük yasından beri Resulullah'in yanında büyüdü. On yasında İslâm’ı kabul ettiÄŸi bilinmektedir. Hz. Hatice'den sonra Müslümanlığı ilk kabul eden odur. Hz. Peygamber ile Hz. Hatice'yi bir gün ibadet ederken gören Hz. Ali'ye Peygamberimiz sirkin kötülüÄŸünü, tevhidin manasını anlattığında Hz. Ali hemen Müslüman olmuÅŸtu. Mekke döneminde her zaman Resulullah'in yanındaydı. Kâbe'deki putları kırmasını söyle anlatır: "Bir gün Resul-u Ekrem ile Kâbe'ye gittik. Resul-u Ekrem omuzuma çıkmak istedi. Kalkmak istediÄŸim zaman kalkamayacağımı anladı, omuzumdan indi, beni omuzuna çıkardı ve ayaÄŸa kalktı. Kendimi istesem ufukları tutacak sanıyordum. Kâbe'nin üzerinde bir put vardı, onu saÄŸdan soldan ittim. Put düÅŸtü, parça parça oldu. Resulullah'in omuzlarından indim. ikimiz geri döndük." (Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 384).

Resul-u Ekrem, en yakın akrabasını uyarmak ve hakki tebliÄŸ etmek hususunda Allah’a Teâlâ'dan emir alınca onları Safa tepesinde toplayıp ilâhî emirleri tebliÄŸ edince, Kureys müÅŸrikleri onunla alay etmiÅŸti. ikinci toplantıyı yapmasını Hz. Ali (r.a.)'ye bıraktı, Ali de bir ziyafet hazırlayarak Hasimogullarini davet etti. Resulullah yemekten sonra: "Ey Abdülmuttalibogullari, ben özellikle size ve bütün insanlara gönderilmiÅŸ bulunuyorum.

İçinizden hanginiz benim kardeÅŸim ve dostum olarak bana bey'at edecek" dedi. Yalnız Ali (r.a.) kalktı ve orada Resulullah'a onun istediÄŸi sözlerle bey'at etti. Bunun üzerine Resul-u Ekrem, "KardeÅŸimsin ve vezirimsin " diyerek Hz. Ali'yi taltif etti.

Hz. Peygamber hicret etmeden önce elinde bulunan emanetleri, sahiplerine verilmek üzere Ali'ye bıraktı ve o gece Hz. Ali, Resulullah'in yatağını da yatarak müÅŸrikleri ÅŸaşırttı. Böylece Hz. Ali, Hz. Peygamber'i öldürmeye gelen müÅŸrikleri oyalayarak onun yerine hayatini tehlikeye atmış, bu suretle Peygamber'e hicreti sırasında zaman kazandırmıştır. Hz. Ali, Peygamberimiz'in kendisine bıraktığı emanetleri sahiplerine verdikten sonra Medine'ye hicret etti. Medine'de de Hz. Peygamber'in devamlı yanında bulundu, bütün cihat harekâtlarına katildi, Uhud'da gâzî oldu. Bedir'de sancaktardı. Ayni zamanda kesif kolunun basındaydı; hakim noktaları tespit ederek Hz. Peygamber'e bildirdi. Bu mevkiler iÅŸgal edilerek, Bedir'de önemli bir savaÅŸ harekâtını baÅŸarıya ulaÅŸtırdı. Bedir gazasının baÅŸlamasından önce, Kureysliler'le teke tek dövüÅŸen üç kiÅŸiden biriydi. Bu dögüste, hasmı Velid b. Mugire'yi kılıcı ile öldürdüÄŸü gibi, Hz. Ebû Ubeyde zor durumdayken yardımına koÅŸtu ve onun hasmını da öldürdü. Kendisine "Allah’ın Arslani" lâkabı ve Bedir ganimetlerinden bir kılıç, bir kalkan ve bir de deve verildi.

Hz. Ali, Bedir savasından sonra Hz. Peygamber'in kızı Hz. Fâtima ile evlendi. Nikâhını Hz. Peygamber kiydi. O zamana kadar Resulullah'la oturan Hz. Ali nikâhtan sonra ayrı bir eve tasındı. Hz. Ali'nin, Hz. Fâtima'dan üç oÄŸlu, iki kızı dünyaya geldi. Hicret'in üçüncü yılında Uhud savasında, Müslüman okçuların hatası yüzünden müÅŸrikler Müslümanların üzerine saldırmışlar ve Hz. Peygamber de yaralanarak bir hendeÄŸe düÅŸmüÅŸ ve düÅŸman onun öldüÄŸünü yaymıştı. Halbuki o sırada dögüse dögüse gerileyen Hz. Ali, Hz. Peygamber'in içine düÅŸtüÄŸü hendeÄŸe ulaÅŸarak, onu korumaya almıştı. İki tarafın da kazanamadığı bu savaÅŸta Hz. Ali birçok yerinden yaralanarak gazi oldu.

Uhud savasından sonra Hz. Ali "Benu Nadr" Yahudilerinin hainlikleri üzerine bu kabile ile yapılan savası bizzat idare etti. Bütün çarpışmalarda Hz. Ali kahramanca dögüsmüs ve müÅŸriklerin en meÅŸhur savaÅŸçılarını öldürmüÅŸtür. Hudeybiye barışında da sulh ÅŸartlarının yazılmasında o memur edildi. Hz. Ali, sulhnameyi yazmaya söyle baÅŸladı: "Bismillâhirrahmânirrahîm . Muhammed Resulullah...." Ancak müÅŸrikler bu ifadeye itiraz ettiler. Hz. Peygamber, "Resulullah" yerine "Muhammed b. Abdullah" yazmasını Hz. Ali'ye söylemiÅŸ fakat Hz. Ali "Resulullah" ifadesinin yazımında ısrar etmiÅŸtir.

Hz. Ali Mekke'nin fethi sırasında yine sancaktardı. "Keda" mevkiinden Mekke'ye girdi. Mekke kan dökülmeden fethedildi. Hz. Peygamber ile birlikte Kâbe'deki bütün putları kırdılar.

Mekke'nin fethinden sonra Resulü Ekrem, Hâlid b. Velid'i Benu Huzeyme kabilesine gönderdi. Bu kabile ya cehaleti, ya da bedevî olmalarından, "Müslüman olduk" anlamındaki "eslemna" kelimesi yerine "Rabbena" dedigi için Halid b. Velid hiddetlendi ve onlarla harp etti. Hz. Peygamber olayı duyunca çok üzüldü. Hz. Ali'yi bu hatayı telâfi ile görevlendirdi. Hz. Ali Benu Huzeyme'ye giderek öldürülenlerin diyetini ödeyip maÄŸdur olanların zararlarını telâfi etmiÅŸti.

Huneyn gazasında Müslümanlar bir ara bozulup dağıldılar. Sayıları binleri bulduÄŸu halde içlerinden ancak birkaç kiÅŸi sabredip dayanabildi. Hz. Ali bu savaÅŸta yalnız sabırla tahammül etmekle kalmayarak gösterdiÄŸi yiÄŸitlik ve kumandanlıkla İslâm ordusunun kendi safında toparlanmasını saÄŸladı.

Resulü Ekrem hicretin 9. yılında Tebük seferine çıkarken Hz. Ali'yi ehil-i beytin muhafazası için Medine'de bıraktı, ancak bu sefere katılamadığı için müteessir oldu. Bunun üzerine Resulullah: "Musa'ya göre Harun ne ise, sen bana karsı o olmak istemez misin?" dedi. Ali, bu iltifattan çok memnun oldu.

Berae suresinin ayetleri nazil olunca, Resulullah Hz. Ali'yi Mekke'ye gönderdi. Bu suretle hiçbir müÅŸrikin artık Kâbe-i ÅŸerîfi bundan sonra haccedemeyeceÄŸini bildirdi.

bundan sonra haccedemeyeceÄŸini bildirdi. Yemen bölgesinin İslâm’a girmesi zordu. Görev yine Ali b. Ebi Talib'e verildi. Hz. Ali "Bu çok güç bir is" dedi. Resulullah da "Ya Rabb, Ali'nin dili tercümanı, kalbi hidayet nurunun memba olsun" diye dua edince, Ali, siyah bir bayrak alarak Yemen'e gitti, kısa süren irsadlari sayesinde Yemen'in bütün Hemedan kabilesi Müslüman oldu.

Hz. Peygamber'in vefatı sırasında, hücresinde bulunanların basında geliyordu. Hz. Ebu Bekir halife seçildiÄŸi sırada Hz. Ali Resulullah'in hücresinde tekfin ile meÅŸgul idi.

Hz. Ömer devrinde devletin bütün hukuk isleriyle ilgilenip adeta İslâm devletinin bas kadısı olarak görev yaptı. Hz. Ömer'in sehâdeti üzerine yine devlet baÅŸkanını seçmekle görevlendirilen altı kiÅŸilik sûra heyetinde yer alıp, bu altı kiÅŸiden en sona kalan iki adaydan biri oldu.

Hz. Osman’ın hilâfeti döneminde idarî tutumdan pek memnun olmamakla birlikte İslâm devletinin muhtelif vilâyetlerinden gelen ÅŸikayetleri hep Hz. Osman'a bildirmiÅŸ ve ona hâl çareleri teklif etmiÅŸti. Hz. Osman’ı muhasara edenleri uzlaÅŸtırmak için elinden gelen gayreti saffetti.

Hz. Osman’ın sehâdetinden sonra İslâm’ın ileri gelen ÅŸahsiyetleri ona bey'at ettiler. Ancak onun bu dönemi Allah’ın bir takdiri olarak son derece karışık bir dönem oldu. Hilâfete geçtiÄŸinde hâlledilmesi gereken bir çok problemle karsı karsıya kaldı. Bu karışıklıklar Cemel ve Siffin gibi iç çatışmalarını doÄŸurdu. İslâm devleti bünyesindeki bu ihtilâfları giderme konusunda büyük fedakârlık ve gayretler gösterdi.

Nihayet, Kûfe'de 40/661 yılında bir Hârici olan Abdurrahman b. Mülcem tarafından sabah namazına giderken yaralandı. Bu yaranın etkisiyle sehid oldu.

Hz. Ali devamlı olarak Hz. Peygamber (s.a.s.)'in yanında bulunduÄŸu için Tefsir, Hadîs ve Fıkıhta sahabenin ileri gelenlerindendir. Hatta Resulullah'in tabiri ile "ilim beldesinin kapısı" olarak ümmetin en bilgini idi. Hz. Peygamber yolunda insanları hakka iletmek için büyük gayretler sarfetmis ve hilâfet dönemi iç karışıklıklarla dolu olmasına raÄŸmen İslâm’ın öÄŸretilmesi ve öÄŸrenilmesi hususunda büyük katkıları olmuÅŸtu.

Medine'de duruma hakim olup yönetimi tam olarak eline aldıktan sonra öÄŸretim için merkezde bir okul kurdu. Arapça gramerin öÄŸretilmesini Ebu Esved ed-Düeli'ye, Kur'an okutma ve öÄŸretme isini Abdurrahman esSülemi'ye, Tabiî ilimler konusunda öÄŸretmenlik görevini Kümeyl b. Ziyâda verdi. Arap edebiyatı konusunda çalışma yapmak üzere de Ubade b. esSamit, ve Ömer b. Seleme'yi görevlendirdi. Devlet yönetimi ve hizmetlerini; maliye, ordu, tesrî ve kaza gibi bölümlere ayırarak yürütüyordu. Malî isleri, dağıtma ve toplama diye iki kısma ayırmazdı.

Ümmetin malini ümmete dağıtırken de son derece titiz davranırdı. Kendisine bir pay ayırma noktasında gayet dikkatli olup, kimsenin hakkına tecavüz etmemekte de büyük bir örnek idi. Kendisini Kûfe'de görenler, kisin soÄŸuÄŸunda ince bir elbisenin altında tir tir titreyerek camiye gittiÄŸini aktarırlar. Devlet yönetici ve memurlarının nasıl davranmaları gerektiÄŸi konusunda su yönetmeliÄŸi hazırlamıştı.

1. Halka karsı daima içinizde sevgi ve nezaket besleyin. Onlara bir canavar gibi davranmayın ve onları azarlamayın .

2. Müslüman olsun olmasın herkese ayni davranın. Müslümanlar kardeÅŸleriniz, Müslüman olmayanlar ise sizin gibi bir insandır.

3. Affetmekten utanmayın. Cezalandırmada acele etmeyin. Emriniz altında bulunanların hataları karsısında hemen öfkelenip kendinizi kaybetmeyin .

4. Taraf tutmayın, bazı insanları kayırmayın. Bu tür davranışlar sizi zulme ve despotluÄŸa çeker.

5. Memurlarınızı seçerken zalim yöneticilere hizmet etmemiÅŸ ve devletin suçlarından ve zulümlerinden sorumlu olmamış bulunmalarına dikkat edin.

6. DoÄŸru, dürüst ve nazik kiÅŸileri seçin ve çıkar ummadan ve korkmadan acı gerçekleri söyleyebilenleri tercih edin.

7. Atamalarda araştırma yapmayı ihmal etmeyin.

Hz. Ali bütün bu emirleri kendi nefsinde eksiksiz uygulayan bir halifeydi. BeÅŸ yıllık halifeliÄŸi çok önemli olaylarla, savaÅŸ ve sıkıntılarla geçmiÅŸti. Fitnelere karsı sonuna kadar doÄŸru yoldan sabırla mücadele etmek istedi sonunda sehid oldu.

Hz. Ali İslâm’ın bütün güzelliklerine vakıftı. Çünkü o, Resulullah'in daima yanında bulunmuÅŸtu. Vahiy kâtibiydi, hâfız, müfessir ve muhaddisti. Hz. Peygamberden beÅŸ yüzden fazla hadis rivayet etti. Ahkâmın nazariyatından çok amelî keyfiyetine bakardı: "Halka anladıkları hadisleri söyleyiniz. Allah ile Peygamber'in tekzip edilmesini ister misiniz?" (Buhârî, ilim) demiÅŸtir.

Hz. Ali'nin, Hz. Fâtima'dan Hasan, Hüseyin, Muhsin adli oÄŸulları ve Zeynep, Ümmü Gülsüm adli kızları oldu.

Hz. Ali âbid, kahraman, cesur, iyilikte yarışan, takva sahibi ve son derece cömertti. Medine'de Müslümanların durumu düzeldikten sonra, Hz. Ali de bir hizmetçi almaya karar verip, Resulullah'a gitti. Resulullah kızıyla damadının arasına girerek: "Ben size hizmetçiden daha hayırlısını haber vereyim. Yatarken otuz üç kere Allahü ekber, otuz üç kere Elhamdülillah, otuz üç kere de Suphanallah deyin" buyurdu. Yine bir gün yiyecek çok az yemekleri olan Hz. Ali ile ailesi sofraya oturdukları sırada kapılarına bir dilenci geldi, onlar da yemeÄŸi dilenciye verdiler. Ertesi gün gelen bir yetime, üçüncü gün gelen bir esire yemeklerini verdiler. Bu olay üç gün sürdükten sonra su ayet-i kerime indi: "ÅŸüphesiz en iyiler mizacı kâfur olan bir tastan içerler. Allah’ın kullarının taşıra içeceÄŸi bir kaynak. Adağı yerine getirirler ve ÅŸerri yaygın olan bir günden korkarlar. içleri çektiÄŸi hâlde yiyeceÄŸi, miskine, yetime ve esire yedirirler. 'Biz sizi ancak Allah’ın rızası için doyuruyoruz, sizden bir karşılık ve teÅŸekkür beklemiyoruz. DoÄŸrusu biz oldukça asık süratli zorlu bir günden dolayı Rabbimizdan korkuyoruz' derler. Allah da bu günün ÅŸerrinden onları korur. Onlara parlaklık ve sevinç verir." (İnsan, 5/11)

Hz. Ali'nin "Zülfikâr" adi verilen meÅŸhur bir kılıcı vardı. Kılıcın aÄŸzı iki çatallı idi ve Hz. Ali'ye Resulullah tarafından hediye edilmiÅŸti. Hz. Ali'nin cömertliÄŸi, insanîliÄŸi, Resulullah'a olan yakınlığıyla edindiÄŸi büyük manevî miras onu yüzyıllardır halk inançlarında destanı bir kiÅŸiliÄŸe büründürmüÅŸtür. Bir gün onun dört dirhemi vardı. Birini açıktan, birini gizliden birini gündüz, birini de gece infak etti ve hakkında su ayet-i kerime indi: "Mallarını gece ve gündüz, gizli ve açık olarak infak edenler. Onlar için Rableri katında karşılıkları vardır ve üzülecek de deÄŸillerdir." (el-Bakara, 2/274).

Hz. Ali'nin peygamberimizden rivayet ettiÄŸi bazı hadis-i ÅŸerifler: "Günah isleyen biri piÅŸman olur, ab dest alır namaz kılar ve günahı için istiÄŸfar ederse Allah’a Tealâ Nisâ suresinde 'Biri günah isler veya kendine zulmeder sonra piÅŸman olup Allah'u Teâlâ'ya istiÄŸfar ederse Allah'u Teâlâ'yi çok merhametli ve af ve maÄŸfiret edici bulur' buyurmaktadır."

"Üzerinde farz namaz borcu olan kimse, kazasını kılmadan nafile kılarsa bos yere zahmet çekmiÅŸ olur. Bu kimse, kazasını ödemedikçe Allah’a Teali onun nafile namazlarını kabul etmez. "

"Malinizin zekâtını veriniz. Biliniz ki, zekâtını vermeyenlerin bunu vazife kabul etmeyenlerin namazı, orucu, haccı ve cihadı ve imanı yoktur. "

Peygamberimiz (s.a.s.) Hz. Ali'ye buyurdu: " Ya Ali, altiyüzbin koyun mu istersin, yahut altiyüzbin altın mi veya altiyüzbin nasihat mi istersin ? " Hz. Ali dedi: "Altiyüzbin nasihat isterim." Peygamberimiz buyurdu: "su altı nasihate uyarsan altiyüzbin nasihate uymuÅŸ olursun: 1. Herkes nafilelerle meÅŸgul olurken sen farzları ifa et. Yani farzlardaki rükünleri, vacipleri sünnetleri, müstehaplari ifa et. 2. Herkes dünya ile meÅŸgul olurken sen Allah’a Teâlâ'yi hatırla. İslâm’a uygun yasa; İslâm’a uygun kazan; İslâm’a uygun harca. 3. Herkes birbirinin ayıbını araÅŸtırırken sen kendi ayıplarını ara. Kendi ayıplarınla meÅŸgul ol. 4. Herkes dünyayı imar ederken sen dinini imar et, zinetlendir. 5. Herkes halka yaklaÅŸmak için vasıta ararken, halkın rızasını gözetirken sen Hakkin rızasını gözet; hakka yaklaÅŸtırıcı sebep ve vasıtaları ara. 6. Herkes çok amel islerken sen amelinin çok olmasına deÄŸil, ihlalli olmasına dikkat et."
Hariciler aralarında üç kiÅŸi seçerek aynı anda Hz. Ali, Muaviye ve Amr ibnül As’ı öldürme kararını aldılar. Hz. Ali Kûfede sabah namazına giderken suikastçı tarafından zahirli kılıçla yaralandı. Üç dört gün sonrada vefat etti. Hz. Ali’nin ölümüyle, Dört Halife Dönemi kapanmış oldu.

KURTULUŞ SAVAŞI CEPHELERİ

KURTULUŞ SAVAŞI CEPHELERİ

<_script /> <_script /> <_script /> <_script /><_script />window.google_render_ad();<_script />

Cephelerle İlgili Kısa Notlar:

DOĞU CEPHESİ

-İlk Kapanan Cephedir.
-3 Aralık 1920 Gümrü AntlaÅŸması ile kapandı.
-TBMM’ye baÄŸlı Erzurum’daki Kazım Karabekir ‘in 15. Kolordusu SavaÅŸtı.
-Ermenilerle Savaştık

GÜNEY CEPHESİ

-Kuvay-ı Milliye’nin en etkili olduÄŸu cephedir.
-20 Ekim 1921 Ankara Antlaşması ile kapandı.
-Kuvay-ı Milliye Savaştı.
-Fransızlar ve iÅŸbirlikçi Ermenilerle savaÅŸtık.

BATI CEPHESİ

-Kurtuluş Savaşının En Yoğun Yaşandığı Cephedir.
-11 Ekim 1922 Mudanya Ateşkes Antlaşması ile kapandı.
-Önce Kuvay-ı Milliye sonra da TBMM’nin Düzenli Ordusu SavaÅŸtı.
-Yunanlılar ve Onların destekçisi İngilizlerle SavaÅŸtık.


MİLLİ MÜCADELENİN MUHAREBELER DÖNEMİ (1920–1922)

1. Cepheler

a) DoÄŸu Cephesi: XV. kolordu komutanı Kazım Karabekir ileri bir taarruz ile Gümrü’ye kadar ilerledi. Ermeniler çaresizce Gümrü Barışını imzalamak zorunda kaldılar.

Gümrü Barışı (3 Aralık 1920)

-Kars, Sarıkamış, IÄŸdır, Selim, Kulp Türkiye’nin olacaktır.
-Ermenistan Sevr’in geçersizliÄŸini tanıyan ilk devlet olacaktır.
-Türk-Ermenistan sınırı, Aras Nehri olacaktır.
-Ermenistan TBMM’yi tanıyan ilk devlet oldu.
-Gümrü AntlaÅŸması ile TBMM ilk uluslararası siyasi ve askeri zaferini de kazanmış oldu.
-Gümrü AntlaÅŸması ile çözüme kavuÅŸan ilk cephemiz de DoÄŸu Cephesi oldu.
-Gümrü Barışı aynı zamanda Sevr’i geçersiz sayan ilk uluslar arası belgedir.

ÖNEMLİ NOT: Gümrü AntlaÅŸması ile DoÄŸu sınırımız tamamen çözülmedi. 23 Åžubat 1921’de Gürcistan’a verilen Ankara Notası ile Gürcüler Artvin, Ardahan ve Batum’u boÅŸalttılar. Kuvvetlerimiz, Artvin, Ardahan ve Batum’a da girdiler. Fakat aynı gün 16 Mart 1921’de SSCB ile Moskova AntlaÅŸması imzalandı. Batum SSCB’ye baÄŸlı Gürcistan’a bırakıldı. Bu, Misak-ı Milli’den verilen ilk tavizdir.

13 Ekim 1921’de TBMM, Azerbaycan, Ermenistan ve Gürcistan arasında Kars AntlaÅŸması yapıldı ve bu antlaÅŸma ile DoÄŸu sınırımız kesin ÅŸeklini almış oldu.
Bu cephenin kapanması ile buradaki kuvvetlerimizin büyük çoÄŸunluÄŸu Batı Cephesine kaydırıldı.

b) Güney Cephesi: Bu cephe Kuvay-ı Milliye cephesidir. Kuvay-ı Milliyenin en baÅŸarılı olduÄŸu cephedir. Düzenli birlikler burada savaÅŸmamıştır. Kuvay-ı Milliye tek başına Ermeni ve Fransızlarla mücadele etmiÅŸtir.
-Antep, Urfa ve MaraÅŸ’ı ilk önce İngilizler iÅŸgal ettiler. Fakat 15 Eylül 1919 Suriye itilafnamesi ile buraları Fransızlara bıraktılar.
-10 Åžubat 1920’de Sütçü İmam önderliÄŸinde MaraÅŸ, 11 Nisan 1920’de DoÄŸan Bey önderliÄŸinde Urfa Ermeni ve Fransız iÅŸgalinden kurtuldu. Antep ise 1921’de Fransız iÅŸgalinden kurtuldu. Fransa, TBMM ile yaptığı 20 Ekim 1921 Ankara AntlaÅŸması ile bu cepheyi kapattı. Fransızlar Ankara AntlaÅŸması ile Hatay dışındaki tüm topraklarımızı bize geri verdiler. Bu antlaÅŸma ile Güney Cephesi kapanmış oldu.

ÖNEMLİ NOT: TBMM Antep halkının kahramanca direniÅŸinden dolayı 8 Åžubat 1921’de ÅŸehrin ismini Gaziantep yapmıştır. TBMM aynı nedenden dolayı 1973 yılında MaraÅŸ’a Kahraman, 1984 yılında Urfa’ya da Åžanlı unvanını vermiÅŸtir.

-Fransızlar 5 Ocak 1922’de Ankara AntlaÅŸması gereÄŸi Adana’yı tamamen boÅŸalttılar.
-Güney Batıda ise Konya, Antalya civarını iÅŸgal etmiÅŸ olan İtalyanlar vardır. Fakat İtalyanlar bölge halkı ile iyi geçindiklerinden dolayı burada herhangi bir çatışma olmadı. Yunanlıların II. İnönü’de yenilmeleri üzerine İtalyanlar kendiliÄŸinden Anadolu’dan çekilmeye baÅŸladılar. Sakarya’daki baÅŸarımızdan da etkilenerek Anadolu’yu tamamen boÅŸalttılar.


Bu resim kötü görüntü yaratmaması için küçültüldü. Buraya tıklayarak resmin orjinal boyutunu görebilirsiniz.



c) Batı Cephesi: Bu cephe 2 döneme ayrılır. Birinci dönem Kuvay-ı Milliye dönemidir. Kuvay-ı Milliyenin Batı Cephesi Balıkesir ve AlaÅŸehir Kongreleri ile oluÅŸturuldu. Sivas Kongresi sonunda da Ali Fuat Cebesoy komutan olarak atandı. Fakat 24 Ekim 1920 Gediz Taarruzunda baÅŸarısız olunca Kuvay-ı Milliye’ye son verildi. Bu birlikler düzenli orduya dönüÅŸtürüldü. Böylece ikinci dönem Batı Cephesi Düzenli Ordu Birlikleriyle kuruldu. Bir önceki sayfada yer alan batı cephesi muharebeleri batı cephesinin ikinci dönemine aittir.

Düzenli ordunun Batı Cephesi de 2’ye ayrıldı. Kuzeyde Albay İsmet, Güneyde de Albay Refet vardı. I. İnönü ve II. İnönü SavaÅŸları böyle yapıldı. Fakat EskiÅŸehir-Kütahya muharebesinde Batı Cephesi tek kumanda, İsmet PaÅŸa kumandası altında birleÅŸtirildi. Çünkü ÅŸartlara göre deÄŸiÅŸiklik yapılıyordu.

Büyük Taarruz öncesi Batı Cephesi yeniden düzenlendi. Kuzeyde 2. Ordu komutanlığına Yakup Åževki PaÅŸa, Güneyde 1. Ordu komutanlığına Ali İhsan PaÅŸa getirildi. Cephe komutanı İsmet PaÅŸa’dır. Sakarya ve Büyük Taarruz dönemi M. Kemal ise baÅŸkomutandır. Fevzi Çakmak ise baÅŸtan beri Genelkurmay BaÅŸkanıdır.

KurtuluÅŸ Savaşının en önemli ve en yoÄŸun geçen cephesi Batı Cephesidir. Bu cephede Yunanlılarla ve dolaylı olarak da onların destekçisi İngilizlerle savaÅŸtık. Bu cephede toplam 5 muharebe yaÅŸanmıştır.

1) I. İnönü Muharebesi (6–10 Ocak 1921)
Yunanlıların taarruzlarının amacı Kütahya, EskiÅŸehir, Afyon ve Ankara’yı almaktı. TBMM’nin düzenli ordusu güçlü bir savunma ile Yunanlıları durdurdu. Düzenli ordu bu sırada bir taraftan da Çerkez Ethem isyanını bastırmakla uÄŸraşıyordu. 10 Ocak’ta Yunanlıları püskürten düzenli ordu, 20 Ocak’ta da Çerkez Ethem kuvvetlerini yok edecektir.

İçteki Sonuçları

a) Düzenli ordunun ilk askeri baÅŸarısıdır. Düzenli orduya güven ve katılımlar arttı. Düzenli ordu mu? Kuvay-ı Milliye mi? tartışması son buldu.
b) 20 Ocak 1921’de Yeni Türk Devleti’nin ilk anayasası olan TeÅŸkilât-ı Esasîye kabul edildi.
c) 12 Mart 1921’de İstiklâl Marşı kabul edildi.
d) Albay İsmet GeneralliÄŸe (mir-liva) yükseldi.

Dıştaki Sonuçları

a) Londra Konferansı (21 Åžubat – 12 Mart 1921)

İtilafların bu konferansı toplama amacı Sevr’i biraz hafifleterek Türk tarafına kabul ettirmek ve Yunanlılara zaman kazandırmaktı.
Konferansa hem İstanbul Hükümeti hem de TBMM’yi beraber çağırdılar. Amaçları aralarında ikilik çıkararak Türklerin daha fazla hak koparmalarını engellemekti. Fakat İstanbul Hükümeti Temsilcisi Tevfik PaÅŸa Söz milletin gerçek temsilcisi olan TBMM’nindirdiyerek konuÅŸma hakkını TBMM temsilcisi DışiÅŸleri Bakanı Bekir Sami Bey’e bıraktı.

TBMM’nin konferansa katılma sebebi ise Barış yanlısı olduÄŸunu göstermek, Misak-ı Milliyi dünya kamuoyuna duyurmak ve uluslar arası alanda tanınmaktır. Konferans hiçbir sonuca varmadan dağıldı. 12 Mart 1921’de İngiltere, Fransa ve İtalya ile ikili anlaÅŸmalar yapıldı. Bu antlaÅŸmalar ekonomik ve esir deÄŸiÅŸimi konularıyla ilgiliydi. Fakat TBMM bu antlaÅŸmaları devletlerarası eÅŸitlik prensibine aykırı bulduÄŸundan kabul etmeyecektir. Bekir Sami Bey’i de görevden alıp Roma elçiliÄŸine atayacaktır.

Konferansın Önemi ve Sonuçları

-İtilaf Devletleri TBMM’yi ilk defa hukuken tanımış oldular.
-İtilaflar Sevr’den taviz verebileceklerini gösterdiler. Çünkü konferansta sadece İzmir’in Yunanlılara ait olması ve Ermeni yurdu konularında isteklerde bulundular.
-İstanbul Ankara’nın gücünü anladı.

b) Afgan Dostluk Antlaşması (1 Mart 1921)

TBMM heyeti Moskova antlaÅŸması için Rusya’da bulunduÄŸu sırada DışiÅŸleri Bakanımız Yusuf Kemal TengirÅŸek Afgan Devlet BaÅŸkanı Veli Han’ın da Moskova’da bulunmasından dolayı fırsattan istifade Afganistan’la da bir dostluk antlaÅŸması yapacaktır. Buna göre;

1- Afganistan Devleti TBMM’yi resmen tanır.
2- Her iki devlet bütün doÄŸu milletlerinin bağımsızlığa kavuÅŸmasını tasdik eder. Hive ve Buhara Devletlerinin bağımsızlığını tanır.
3- Bir Emperyalist Devlet DoÄŸu ülkelerini iÅŸgal ederse buna her iki devlet birlikte karşı koyacaktır.
4- Birinin tanımadığı ve iliÅŸki kurmadığı bir üçüncü devleti diÄŸeri de tanımayacak ve iliÅŸki kurmayacaktır.
5- Her iki devlet bir an önce BaÅŸkentlerinde Büyük elçilikler (Sefirlikler) açacaklardır.
6- İki devlet arasında hususi posta örgütü kurulacak ve her türlü haberleÅŸme saÄŸlanacaktır.
7- Türkiye Afganistan’a kültürel yardımda bulunacak, öÄŸretmen ve subay gönderecektir. Ve bunlar en az beÅŸ yıl Afganistan’da kalacaktır.

ÖNEMLİ NOT: Bu antlaÅŸma ile TBMM’yi tanıyan ilk İslam Devleti Afganistan oldu.


c) Moskova Antlaşması (16 Mart 1921)

İtilaf devletleri hem Türkiye’nin hem de SSCB’nin düÅŸmanlarıydı. SSCB Türkiye ile kendini güvende hissedebilirdi. Bunun yanında Türkiye de Milli Mücadelenin sıkıntılı yıllarında kendisine bir dış destek bulmak istiyordu. Bu antlaÅŸmaya göre;

1- İki taraftan birinin kabul etmediği bir anlaşmayı diğeri de kabul etmeyecek.
2- BoÄŸazlar ve İstanbul Türklerde kalacak
3- Rusya Misak-ı Milliyi tanıyacak.
Osmanlı İmparatorluÄŸu ile Çarlık Rusya’sı arasındaki antlaÅŸmalar geçersiz sayılacak.
4- Kapitülasyonlar kaldırılacak.
5- Batum Rusya’ya baÄŸlı Gürcistan’da kalacak.
6- Esirler karşılıklı serbest bırakılacak.
7- Bu antlaÅŸma ile Ruslar Milli
Mücadeleye yardım için 4 Milyon Ruble ile Silah ve Cephane yardımında bulundular.

ÖNEMLİ NOT:
- TBMM’yi tanıyan ilk büyük Avrupalı, Batılı devlet SSCB’dir.
- TBMM’yi tanıyan ilk İslam devleti Afganistan’dır.
- TBMM’yi ilk tanıyan devlet de Ermenistan’dır. (3 Aralık 1920).
- TBMM’yi ilk tanıyan itilaf devleti ise Fransa’dır.

2) II. İnönü Muharebesi (23 Mart -1 Nisan 1921)

İngilizlerin saldırı emriyle Yunanlılar tekrar Afyon ve EskiÅŸehir’e saldırdılar. Fakat Türk ordusunun direniÅŸini kıramayıp geri çekildiler. Bunun üzerine Türk ordusu Yunanlılar üzerine Aslıhanlar ve Dumlupınar taarruzunu yaptı. Fakat ordumuzun henüz taarruz gücüne ulaÅŸmamış olmasından dolayı bu giriÅŸim sonuçsuz kaldı. M. Kemal İsmet PaÅŸa’ya çektiÄŸi telgrafta “Siz orada sadece düÅŸmanı deÄŸil milletin makûs talihini de yendiniz” demiÅŸtir. Bu zaferden sonra İtalyanlar Anadolu’dan çekilme iÅŸlemini baÅŸlattılar. Fransızlar ise Ankara’ya barış görüÅŸmeleri için bir heyet gönderdiler.

3) EskiÅŸehir-Kütahya Muharebesi (10–25 Temmuz 1921)

Bu savaÅŸtan önce Batı Cephesi Kuzey ve Güney olmak üzere 2 kısımdı. Batıda İsmet PaÅŸa, Güney’de Refet PaÅŸa vardı. İlk defa bu savaÅŸta bu cephe tek kumanda altında toplandı. Refet PaÅŸa’nın Güney cephesi, İsmet PaÅŸanın kuzey cephesinin emrine alındı. Batı cephesinin tek karargâhı EskiÅŸehir oldu.

Yunanlılar büyük bir Taarruzla Afyon, Kütahya, EskiÅŸehir ve Bilecik’i aldılar. M. Kemal İsmet PaÅŸa’ya Sakarya’nın doÄŸusuna çekilmesini emretti. Meclis’te devlet dairelerinin Kayseri’ye taşınması tartışıldı. Fakat bu öneri reddedildi. Mecliste, “Ordu, millet nereye gidiyor” tartışmaları yaÅŸandı. Çünkü Yunanlılar Ankara Polatlı’ya kadar gelmiÅŸler, Top sesleri meclisten duyulur hale gelmiÅŸti. 5 AÄŸustos’ta Meclis, BaÅŸkumandanlık Kanunu ile tüm yetkilerini 3 aylığına M. Kemal’e verdi.

Bu yetkinin verilmesi sırasında Meclisteki 1. grup da 2. grup da (Yani M. Kemal’i istemeyenler de) evet oyu vermiÅŸtir. Burada M. Kemal’i istemeyen grubun da BaÅŸkumandanlık yetkisi için evet oyu vermesinin sebebi onun baÅŸarısız olup çekilmesini istemeleri deÄŸildir. Çünkü M. Kemal baÅŸarısız olsaydı ülke de kalmazdı. Bu mantıksızdır. Siyasi iktidarlar da böyle bir temennide bulunmamalıdır.

Bu yetkiden amaçlanan hızlı ve seri kararlar alabilmekti. Bu kanun 4 defa daha uzatılacak. Son uzatmada ise süre kısıtlaması ortadan kalkacaktır. M. Kemal bu yetkiye dayanarak Tekâlif-i Milliye emirlerini çıkaracaktır.

ÖNEMLİ NOT: M. Kemal’e bu yetki verilirken mecliste tartışma yaÅŸanmıştı. Fakat tartışma yetkinin kapsamı ile ilgili bir tartışmadır. Bu yetkinin verilip verilmemesi ile ilgili deÄŸildir.

Tekâlif-İ Milliye Emirleri (7–8 AÄŸustos 1921)

1- Her ilçede kaymakamın baÅŸkanlığında bir Tekâlif-i Milliye komisyonu kurulacak. Kurul, teslim aldığı her mal için, bedeli sonradan ödenmek üzere makbuz verecek. Emirlere aykırı davrananları İstiklâl Mahkemelerine sevk edecek.
2- Her aile birer kat çamaşır, bir çift çorap ve bir çift çarık hazırlayıp komisyona teslim edecek.
3- Herkes elindeki bez, patiska, pamuk, yün, kumaÅŸ, iplik vs.nin %40’ını komisyona teslim edecek.
4- Herkes elindeki buÄŸday, saman, un, arpa, fasulye vb. her türlü gıda maddelerinin % 40’ını komisyonlara teslim edecek.
5- Herkes elindeki Benzin, motorin, lastik, kablo, pil ve tel’in %40’ını komisyona teslim edecek.
6- Herkes elindeki deve, at, öküz, katır ve merkebin % 20’sini komisyona teslim edecek.
7- Herkes elindeki tüm silah ve cephanesini üç gün içinde komisyona teslim edecek.
8- Kasatura, kılıç, mızrak ve eyer yapabilecek bütün zanaatçılar isimlerini ve yeteneklerini komisyona yazdıracaklar.
9- Herkes elinde kalmış olan her çeÅŸit aracıyla ayda bir kez 100 km’yi geçmemek ÅŸartıyla ordu mallarını ücretsiz taşıyacaktır.
10- Ordunun ihtiyacına lazım olabilecek bütün terk edilmiÅŸ mallara el konulacaktır.
Bu emirlere uymayanlar istiklal mahkemeleri tarafından Hıyanet-i Vataniye kanunu ile yargılanarak cezalandırıldılar.

ÖNEMLİ NOT: Bu emirler bir Genel Seferberlik ilanı sayılabilir.


4) Sakarya Meydan Muharebesi (23 AÄŸustos – 13 Eylül 1921)

M. Kemal’in BaÅŸkomutan olarak katıldığı ilk muharebedir. SavaÅŸ Sakarya hattında oldu. M. Kemal tarihi emrini verdi “Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır. O satıh bütün bir vatandır. Vatanın her karış toprağı vatandaşın kanıyla sulanmadıkça terk edilemez.”

Hattı Müdafaa: Ordu bir hat boyunca dizilidir. Cephe yarıldığı zaman savaşı kaybetmemiÅŸ olan birlikler de çekilirler.

Sathı Müdafaa: BulunduÄŸu noktayı her birlik tutar. Çekilme kesinlikle olmaz. Cephe yarıldığı zaman o hizadaki savaşı kaybetmemiÅŸ birlikler çekilmeyecektir. Bu bir Alman savaÅŸ taktiÄŸidir.

13 Eylül’de Sakarya nehrinin doÄŸusunda hiçbir Yunanlı kalmadı ve geri çekildiler. 22 gün 22 gece süren muharebe Türk zaferiyle sonuçlandı. Sakarya Türk ordusunun son savunma muharebesidir.

Sonuç:

- 350 subayımızı kaybettik. 7’si tümen kumandanıdır. Bu yüzden bu savaÅŸa Zabit (Subay) Savaşı denir.
- M. Kemal’e MareÅŸallik ve Gazilik unvanı verildi. (M. Kemal Rütbe atlamıştır.)

- Yunan ordusunun taarruz gücü yok edildi ve Yunanlılar Sakarya nehrinin batısına geçtiler.
- İtalyanlar Anadolu’yu tamamen boÅŸalttılar.
- İngiltere 23 Ekim 1921’de İstanbul sözleÅŸmesi ile Malta Sürgünlerini serbest bıraktı.
- TBMM 13 Ekim’de Azerbaycan, Ermenistan ve Gürcistan heyetleriyle Kars’ta bir antlaÅŸma yaptı. TBMM Kars antlaÅŸması ile Moskova AntlaÅŸması maddelerini bir de Kafkas Cumhuriyetlerine onaylattı. Böylece DoÄŸu sınırımız kesin ÅŸeklini almış oldu.
- Fransa ile 20 Ekim 1921’de Ankara AntlaÅŸması yapıldı.

Bu antlaÅŸma ile:

1- Taraflar arasındaki savaş sona erdi.
2- Hatay ve İskenderun Fransız mandasındaki Suriye’de kalacak. Fakat bu ÅŸehirlerde resmi dili Türkçe olan özel bir yönetim kurulacaktı.
3- Caber Kalesi (Anadolu Selçuklu Devletinin Kurucusu Süleyman Åžahın mezarının bulunduÄŸu kale) Türk toprağı sayılacak.
4- Müttefiklerle birlikte çözülecek sorunlar olan borçlar, esirler, kapitülasyonlar sonraya bırakıldı.

ÖNEMLİ NOT:
-Türkiye-Suriye sınırı Hatay-İskenderun dışında çizilmiÅŸ oldu.
-TBMM’yi tanıyan ilk itilaf devleti Fransa oldu.2 Ocak 1922’de Ukrayna ile de dostluk antlaÅŸması yapıldı.
-M. Kemal Türk ordusunun taarruz düzeyine gelmediÄŸini görmüÅŸ ve yeterli hazırlıkların yapılması için 1 sene kadar beklemiÅŸ ve 1922 AÄŸustos’unda Taarruz kararını almıştır.

“Ordumuzun kararı taarruzdur. Fakat biz bunu ÅŸimdilik erteliyoruz. Çünkü hazırlıklarımız henüz tamamlanmadı. Yarım hazırlıkla taarruza geçmek hiç taarruz etmemekten daha fenadır”
M. Kemal


2006 KPSS-I

Kurtuluş Savaşında,

I. Güney cephesinin kapanması
II. AnlaÅŸma Devletlerinin arasında görüÅŸ ayrılıklarının ortaya çıkması
III. Londra Konferansının toplanması

GeliÅŸmelerinden hangileri Ankara AntlaÅŸmasının sonuçları arasındadır?

A) Yalnız I
B) Yalnız II
C) Yalnız III
D) I- II
E) I-II-III

Cevap: D


2006-KPSS-I

13 Ekim 1921 Kars Antlaşmasında aşağıdakilerin hangisinin etkisi yoktur?

A) Gümrü AntlaÅŸması
B) Sakarya Savaşının
C)Başkomutanlık meydan muharebesi
D) Moskova Antlaşması
E) Kafkas Cumhuriyetlerinin Sovyet Rusya’ya baÄŸlı olması

Cevap: C


5) Büyük Taarruz (26 AÄŸustos – 18 Eylül 1922)

Tamamen taarruza ve toprak kazanmaya yöneliktir. M. Kemal saldırı emrini Afyon Kocatepe’den verdi. “Ordular ilk hedefiniz Akdeniz, ileri”. Önce Afyon, Dumlupınar Meydan Muharebesi ile de Kütahya ardından UÅŸak, EskiÅŸehir, Aydın, Manisa, İzmir, Bursa ve Çanakkale (boÄŸaz kısmı hariç) düÅŸmandan temizlendi.

ÖNEMLİ NOT: Büyük Taarruz sadece Batı Anadolu’yu kapsamıştır. Kesinlikle DoÄŸu Trakya, İstanbul ve BoÄŸazlarda yapılan bir muharebe deÄŸildir.
Bu baÅŸarıdan sonra Genelkurmay BaÅŸkanı Fevzi PaÅŸaya MareÅŸallik, İsmet PaÅŸaya da Feriklik (Tüm generallik) rütbesi verildi. DiÄŸer tüm subaylar da birer rütbe atlatıldı. M. Kemal Bu savaÅŸa Rum Sındığı Savaşı adını vermiÅŸtir (Sınmak; kırılmak, kesilmek)


6) Mudanya Mütarekesi (11 Ekim 1922)

Büyük taarruzda Yunanlılar Anadolu’dan atılmış ama BoÄŸazlar, İstanbul ve DoÄŸu Trakya hâla iÅŸgal altındadır. BoÄŸazlar ve İstanbul’da İngilizler, DoÄŸu Trakya’da da Yunanlılar vardır. İngilizlerin isteÄŸi ile mütareke yapıldı. Mütarekeye İngiliz General Harrington, Fransız General Charrpy, İtalyan General Monbelli ve İsmet PaÅŸa katıldılar. Yunan General Mazarakis ise görüÅŸmeleri gemisinden takip etmiÅŸtir. Bu antlaÅŸmaya göre:
1- DoÄŸu Trakya Meriç’e kadar TBMM’ye bırakıldı. 15 gün içinde Yunanlılar burayı itilaflara bırakacak, İtilaflar da 30 gün içinde burayı TBMM’ye bırakacaklar. Yunanlılar bölgeyi terk ettikten sonra da bölgeye 8000 kiÅŸilik bir Türk Jandarma BirliÄŸi gönderilecek. Kalıcı barış yapılana kadar Türk ordusu DoÄŸu Trakya’ya, BoÄŸazlara ve İstanbul’a girmeyecektir.
2- AteÅŸkesten sonra İstanbul ve BoÄŸazlar da TBMM’ye bırakılacak. Fakat kalıcı Barışa kadar itilaf askerleri bölgede kalacaklardır.

Önemi ve Sonuçları

1- İstanbul, Doğu Trakya ve Boğazlar savaş yapılmadan kurtarılmış oldu.
2- İngiltere yeni Türk Devletini resmen tanımış oldu.
3- KurtuluÅŸ Savaşı’nın askeri dönemi sona ermiÅŸ oldu.
4- İstanbul’un yönetiminin TBMM’ye bırakılmış olması İstanbul yönetiminin hukuken bitiÅŸi demektir.
5- İngiltere’de Loyd George Hükümeti istifa etti.
6- İsmet PaÅŸa Mudanya’daki baÅŸarısından dolayı Lozan’da da temsilci olarak görevlendirilecektir.
7- Mondros AteÅŸkesi ve Sevr Barışı resmen geçersiz birer antlaÅŸma olmuÅŸtur


Saltanatın Kaldırılması (1 Kasım 1922)

TBMM’nin açılmasından sonra yapılan ikinci inkılâp hareketi Saltanatın kaldırılmasıdır. Bu inkılâp hareketi hem LaikleÅŸme aÅŸamasıdır, hem de ulusal egemenlik aÅŸamasıdır. LaikleÅŸme yolunda atılan ilk adım, ulusal egemenlik yolunda da atılan ikinci önemli adımdır.
Sultan Vahdettinin Siyasi Yetkilerine 1 Kasım 1922’de son verildi. Vahdettin sadece halife olarak bırakıldı.

Bundan dolayı dini yetkilere sahip olan Vahdettin iken siyasi yetkilere sahip olan da TBMM’dir. Böylece Din ve Siyaset ayrılmıştır. Bu yönüyle saltanatın kaldırılması bir LaikleÅŸme AÅŸamasıdır.
Ulusal egemenliÄŸe zıt olan saltanatın ve kiÅŸisel egemenliÄŸin sona erdirilmesi yönüyle de bu bir ulusal egemenlik aÅŸamasıdır.

Saltanatın bu tarihte kaldırılmasının sebebi ise İtilaf Devletlerinin 28 Ekim 1922’de Lozan’da yapılacak barış görüÅŸmelerine İstanbul Hükümetini de çağırmış olmalarıdır. Bununla ikilik çıkartarak Milli Mücadeleyi baÅŸarısızlığa uÄŸratmak istiyorlardı.

Meclis’te yaÅŸanan yoÄŸun tartışmalar sonunda 1 Kasım 1922’de Saltanat kaldırıldı. Böylece Osmanlı Devleti resmen sona erdi. 4 Kasım 1922’de Tevfik PaÅŸa Hükümeti istifa etti. Tevfik PaÅŸa Hükümeti son Osmanlı Hükümetidir.

Sultan Vahdettin’in 17 Kasım’da Malta’ya gitmesi üzerine TBMM 18 Kasım’da Osmanlı Hanedanından Abdülmecit Efendi’yi halifeliÄŸe getirdi.

ÖNEMLİ NOT:

-Meclis kararıyla görevden alınan 2 padiÅŸah vardır. Birincisi 1909’da Meclis-i Mebusan tarafından görevden alınan II. Abdülhamit, ikincisi ise 1 Kasım 1922’de TBMM tarafından görevden alınan VI. Mehmet Vahdetindir.
-Dört Halife dönemlerinden sonra seçimle iÅŸ başına gelen tek halife Abdulmecid efendidir.
-HalifeliÄŸin Saltanatla beraber kaldırılmamasının sebebi toplumun henüz böyle bir deÄŸiÅŸime hazır olmayışıdır.

<- :: Sonraki Sayfa ->

Güncel | kurumsalseo.com R10 lida fx15 pohudey zayıflama |
Sayac Kodu